SAFFET ALP KİTABI / YAZAR : MURAT BJEDUĞ

“SAFFET ALP” KİTABI ; Değerli okurlar. Deyim yerindeyse bir solukta okuyabileceğiniz bir kitap. 176 sayfa. Tamamını bir gün içinde okudum.

Kitap her ne kadar bir biyografi  olsa da, 1968 ‘ler de başta ABD olmak üzere tüm dünyayı saran “daha iyi bir dünya” özlemi adına verilen mücadelelerin, Türkiye’ye olan siyasal etkilerini mükemmel bir dil ve üslup ile anlatmış. 


Değerli Okurlar;


Bu gün ülke ve toplum olarak geldiğimiz çöküş ortamı; okumadan, bilmeden, pratiğini yaşamadan, düşünmeden, sadece duygusal ve hissi kararlar almamızdan dolayı oluşan bir kriz ve toplumsal çöküş ortamıdır. Olayları akıl ve mantık süzgecinden geçirip doğruya yönelmek yerine, çok iyi bildiğimizi sandığımız, ama aslında bilmediğimiz ve bilmediğimizi bir türlü kabullenemediğimiz olay ve oluşları yanlış değerlendirmemizden kaynaklanan bir felaketler zincirini günümüzde yaşamaktayız. Türkiye de 1968 devrimci hareketlerden, 2013 Gezi olaylarına kadar “SOL” hareket ve protest fraksiyonların muhafazakâr geniş kitleler tarafından değerlendirilmesi son derece hissi, duygusal, bilgisiz, hatalı ve bunların ötesinde “facia”dır.  


Bu genç insanların hemen hemen hepsi, hayatlarının baharında kendilerini tüm toplumun faydasına ve mensup oldukları ülkenin ( Türkiye’nin bağımsızlığına ) adayıp, hayatlarını bu uğurda bir an bile esirgemeyip, kendilerini fedâ etmişlerdir. Onlar geniş, fakir kitlelerin sürekli ve sistematik olarak uyutulduğu “soyut” kavramlar yerine “somut” tahliller yaparak, deyim yerindeyse Türkiye Kapitalizminin arı kovanına çomak sokmuşlardır. Başta Saffet Alp olmak üzere bu insanlar; son derece nitelikli, zeki, yüksek kişilikli, eşine az rastlanır değerde gerçek devrimci insanlardı. Türkiye de toplumun günümüzde geriye gidişini ve çürüyüşünü düşünürsek, bu insanların o tarihlerde ki ön görülerini ve onların değerlerini daha iyi anlayabiliriz. Bu insanlar sadece kuru bir kahramanlığı ya da maceraperestliği değil, bir geleneği gelecek kuşaklara miras bırakmışlardır : “haklı bir davada asla teslim olmama, asla bir adım geriye adım atmama geleneği”.. Bu sonra ki kuşaklar için gerçekten de bir gelenek haline gelmiştir. 


Saffet Alp, hava kuvvetlerinde savaş pilotu adayı. Son derece karizmatik, yakışıklı ve herkes tarafından çok sevilen bir asker. Çok nezih, temiz bir ailesi var. Aynı zamanda çok iyi bir yüzücü ve profesyonel ud çalıyor. Hava Harp Okulunu birincilikle bitiriyor ancak haksızlık yapılarak, hak etmeyen birine birincilik veriliyor. Saffet Alp, bu sıralarda devrimci düşüncelerle tanışıyor. Bu düşüncelerin bir yansıması olarak Hava Harp Okulunun “Göksenin”adı verilen yıllığına sayfalar dolusu çok özel bir makale yazıyor “Türk Düşünüşünün Batılılaşma Eylemleri İçerisindeki Evrimi” . O sıralarda hava kuvvetleri komutanı general Muhsin Batur dahi bu makaleyi övüyor. Ancak aynı Muhsin Batur, Astsubayların o yıllarda gelir uçurumu ve maaşlarıyla ilgili yaptıkları bir eylem için “karılarınızın arkasına saklanmayın” gibisinden bir ordu komutanının astları için hiç söylememesi gereken aşağılayıcı, genel, kapsayıcı bir hakarette bulunuyor. Bir yandan da dönemin hükümetine ordu içinde sol yapılanmalarla ilgili düzenli raporlar gidiyor. ( Not: Bu gün “fetö” dediğimiz meczup, din yobazı örgütlenmelerin hiç biri, her ne hikmetse rapor edilmiyor ve onların temelleri daha o zamanlarda atılıyor. Rapor edilmediği gibi “kontra gerilla” NATO tipi örgütlenmeler ordunun içine sızdırılıp, maalesef bir iç karışıklığın zemini hazırlanıyor )  


Gördüğünüz gibi Cumhuriyet devrimini daha ileri, daha çağdaş, eşitlikçi bir seviyeye çıkarmak, geliştirmek isteyen aydın, devrimci ve pozitivist ne kadar insan varsa silindir gibi üzerinden geçilmiş ve imha edilmiş. Benim Saffet Alp kitabından anladığım bu. 


Bu arada Saffet Alp ve Kızıldere de bulunan diğer arkadaşlarının birbirleriyle olan kardeşlik ötesi dayanışmaları ve fedakârlıkları eşine az rastlanır türden bir dayanışma. Kitabın yazarı Murat bey, bu devrimci dayanışmayı çok iyi anlatmış. Öyle ki, o dönemi ve olaylarını yaşamış olan başta Saffet Alp’in ailesi ve hava harp okulundan arkadaşları, yaşayan dava arkadaşları olmak üzere kişiler kitabın yazarı tarafından tek tek bulunarak hepsiyle röportajlar gerçekleştirilmiş ve bunlar kitaba dahil edilmiş.. Bunlardan beni en çok etkileyenlerden birisi de Kızıldere operasyonu sırasında çıldıran, cinnet geçiren bir er ve bazuka ile roket atışı yapılma emri verildiği halde bu emri ağırdan alıp, roketleri evin içi yerine, evin önüne ve duvarlarına atan iki çavuş. Ayrıca operasyon bittiğinde evin samanlık bölümüne saklanan Ertuğrul Kürkçü hariç yaşayan bir kişi daha vardı : Saffet Alp. Saffet Alp yaşıyor ve sürünerek kapının önüne geliyor. Orada operasyonu yöneten komutanlardan birisi Saffet Alp’e hakaretler yağdırıyor ve Saffet Alp o ağır yaralı haliyle son gücü ile doğrulup o komutana bir yumruk savuruyor. O esnada Saffet Alp’in başına ateş açılıp öldürülüyor. Bununla yetinilmeyip o komutan tarafından kasatura ile Saffet Alp’in öldüğü halde karnı yarılıyor. Bu belli olmasın, anlaşılmasın diye otopside dikiliyor, ailesi bunu tespit ediyor v.s. Operasyonun askeri deneyimi olmayan 10 kişiye karşı 200 kişiyle, ağır makinalı tüfekler ve roket atarla gerçekleştirildiğini ve operasyon bittiğinde bile yaklaşık yarım saat korkudan eve yanaşamadıklarını bilmenizi isterim. Operasyon öncesi Kızıldere de ki evde Mahir Çayan’ların elinde rehine tutulan üç İngiliz teknisyen için ( sözde teknisyen gerçekte deşifre olmuş ajanları) İngiltere’den operasyon izni istenildiğini özellikle belirtmek isterim. İngiltere, Mahirlerin elindeki rehinelerin kendileri için önemli olmadığını ve dolayısıyla operasyon yapılabileceğini söylüyor. Yani İngiltere bu üç vatandaşını resmen gözden çıkarmış. Burada anlaşılması gereken çok önemli bir husus var; şayet İngiltere, “bu üç vatandaşımız bizim için önemlidir, ne yapıp, edip onları sağ olarak kurtarın” deseydi, rehinelerle birlikte Kızıldere de ki devrimci ekipte sağ olarak ele geçebilecekti. Zira küçük bir evde sınırlı bir erzak ve sınırlı bir cephaneyle sıkışıp kalan bu on kişi ancak bir hafta belki daha az süre dayanabilecekti. Buradan şu çıkarımı yapabilirsiniz : O zamanda ve şimdide bu devletin ne kadar bağımsız olduğunu anlayabilirsiniz. 


Sonuç itibariyle 


Kızıldere örneğinde olduğu gibi Türkiye’nin en nitelikli insan kaynağına büyük bir darbe vurulmuş, imha edilmiş ve bu imha 80 darbesiyle pekiştirilip günümüz gerici ve vahşi kapitalist ortamını hazırlamıştır..


Sözlerimi Saffet Alp’in annesinin sözleriyle bitiriyorum: “OĞLUM O HALDE BİLE AMAN DİLEMEDİ ONLARDAN..!!


BU KİTABI SİZLERE ÖNEMLE TAVSİYE EDERİM..!!




SURİYE İÇ SAVAŞI ÜZERİNE NOTLAR

422_39_Fotor_Collage

Değerli takipçilerimiz…

Sizler için bu gün yine, diğer yazılarımızda olduğu gibi bu yazımızda da oldukça zor ve hacimli bir konuyu seçtik. Konumuz “Suriye İç Savaşı”..

Suriye iç savaşı, 2011’den bu yana devam eden, içinde çok çeşitli dinamik ve denklemleri barındıran, Dünya’nın süper güçlerinin perde gerisinden çeşitli grupları silahlandırıp, yönettiği, rejim muhaliflerinin içinde bile safların zaman zaman yer değiştirebildiği, çok kanlı ve çok zor bir savaştan öte “kaotik” olaylar zinciridir.

Biz bu yazıda sizlere kronolojik olaylar zincirini sıkıcı ve ezberci bir yaklaşımla sunmak yerine, önce iç savaşın çıkış nedenlerinin köklerinde yatan sebepleri, sonra savaşın seyrini ve özellikle Türkiye ile ilgili olan konularını, son olarak bu savaşta geldiğimiz güncel noktaları siyaset ve ideolojiler üstü tarafsız bir akıl ile sizlere sunmaya çalışacağız..

Bildiğiniz gibi dünyada meydana gelen büyük çaplı siyasal ve askeri olayların tümünün tarihsel kökleri vardır. Olaylar bir anda ve kendiliğinden ortaya çıkmadığına göre, olayları diyalektik bir akılla; sebep/sonuç ilişkileri içinde ele almalıyız. Bu bağlamda Suriye de ki iç savaşın kökleri 1.Dünya savaşına kadar gitmektedir. Hepinizin bildiği gibi 1.Dünya savaşı sonunda orta doğu haritası emperyalist devletler tarafından alelacele “cetvelle” çizilmiştir.

( Bu konuda Orta doğu haritasını çizen Sir Mark Sykes’ın faaliyetlerini araştırabilirsiniz. Tavsiye kitaplar ; “Balfoor Deklarasyonu – Jonathan Schneer”, / “Arap baharında AKP – Hüsnü Mahalli” / “Al Sana Bahar – Hüsnü Mahalli” / “Bir İç Savaşın Anatomisi – Adam Baczko, Gilles Dorronsoro” / “Suriye Savaşı’nın Gizlenen Gerçekleri – Ozan Kemal Sarıalioğlu” => Bu konuda araştırma yapmak isteyenlere özellikle son kitabı tavsiye ederim )

Dünya, 1.Dünya savaşına gelinceye kadar önce feodal sistemden, sanayi devrimi ile Kapitalist sisteme, sonra 1.Dünya savaşı ile birlikte “emperyalist kapitalist” çağa geçmiştir. Batı dünyası daha 1700 ler de Hıristiyanlığın yobaz ve bilimle uzlaşmaz yönlerini törpüleyerek onu toplumu ve devleti yönetme iddiasının dışına atmıştır. İslam dünyası ise bunun tam tersi olarak 13.yüzyıldan itibaren Gazalî gibi “aklı” arka plana atan İslam fıkıhçılarının akıl ve bilim ile uzlaşmaz tavırlarını sahiplenmiş, batı dünyası gibi “reformlarını” yapamamıştır. Bu gün iki dünyanın arasındaki kör göze parmak misali “en muhafazakar dincinin” bile kabul ettiği ( kabul etmek zorunda kaldığı gelişmişlik ve kültür farklılığı buradan ileri gelmektedir ) Buna karşın tüm dünyayı sarsan iki devrim; Rusya da Sosyalist “Bolşevik/Ekim devrimi” ve Türk Devrimi” meydana gelmiştir. İnsanlığın önünü açabilecek bu ilerici devrimler maalesef yıkılmış gibi gözükse bile halen şu ya da bu şekilde etkilerini bu gün dahi göstermiştir. Bu devrimler neticesinde orta doğuda “BAAS” denilen Arap Sosyalist ( daha doğrusu nasyonalist ) yönleri ağır basan ama eski feodal/kabile türü Kraliyet rejimlerine göre değerlendirirsek çok daha ilerici ve aydınlanmacı rejimler kurulmaya çalışılmış, ancak bu rejimler daha gelişemeden sona ermiştir. Bu geriye gidişte Abd, İngiltere ve İsrail gibi ülkelerin dış etkilerinin olduğu kadar, Arap toplumlarının kendi içinde barındırdığı, geriye gitmeye meyilli feodal ve gerici dini yapısı bu aydınlanma ve ilerici atılımların önünü kesmiştir. Hatta diyebiliriz ki toplumların gelişememe nedenleri, kendi içinde barındırdığı gerici , feodal ve gelenekçi değişemeyen üst yapıları, dış etkilerden kat be kat daha güçlü ve etkilidir.

Şimdi günümüzde tüm olumsuzluk ve geriye gidişlerin nedenini “sadece dış etkilere” bağlayan akıl ve bilim dışı bir iktidar bulunmaktadır. Hatta bu konuda sağ olsunlar lügatimize epey kelime kazandırmıştır : Üst akıl, Alt akıl, Faiz lobisi, Amerika, İsrail, Evanjelistler, Haşhaşiler, Geziciler, Ayyaşlar, Eset, Terbiyesizler….liste uzayıp gidebilir ancak aklımızda kalanlar bunlar. Sanırım 1950’li yıllardan beri Allah, Kûran, ezan, bayrak sömürüsü yapan sağ/muhafazakar iktidarlar bir güncelleme yaparak Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri özelleştirip, soyup, soğana çevirip, estetikten uzak beton yığınlarına mahkum ettiği, şarbona buladıkları ülkemizi tamamen batma noktasına gelince “bahaneler güncellemesini” yaptılar. Konumuzu çok fazla dağıtmadan Suriye iç savaşına gelirsek, bu iç savaşın güncel, bilindik ve kısa vadede gelişen nedenleri olduğu gibi, tarihin derinliklerinden gelen yadsınamaz nedenleri de bulunmaktadır. Biz bu köklü nedenleri açıklamaya çalıştık. Şimdi gelelim güncel nedenlere..

SURİYE’NİN TOPLUMSAL YAPISI

Suriye de yaşayan insan toplulukları ; Nusayri Alevi Araplar, Sünni Araplar, Ezîdi Kürtler, Sünni Kürtler, Sünni/Şii Türkmenler ve daha az yoğunlukta çeşitli etnikten ( Lübnanlılar, Çerkesler, Ermeniler gibi Hıristiyanlar..)

Yandaş basın, medya ve internet sitelerinde Suriye de “Nusayri/Alevi” ağırlıklı bir yönetim olup, bunların diğer inanç ve etnik gruplara ağır bir baskı uyguladığı yazılıp, çizilse de bu gerçeği yansıtmamaktadır. Örneğin Suriye de sünni olup Bakanlık yapanlar, hem sünni, hem Türkmen olup, Suriye ordusunda generalliğe kadar yükselen çeşitli etnik ve dini inanca sahip olan bir çok insan mevcuttur. Yazımızı gereksiz ayrıntılarla boğmamak için bu insanların tek tek isimlerini yazamıyoruz. Ancak detaylı araştırmaya meraklı ya da yazdıklarımıza itimat etmiyorsanız, bu bahiste ki detaylı araştırmalarınız sizi aynı kapıya çıkaracaktır. Kısacası Suriye de dini, mezhepsel ve etnik bir takım sorunlar var ise de bu farklılıklar beş yüz bin insanın yaşamını yitirmesine neden olabilecek derecede sorunlar değildi. Ancak bu sorunlar isyanın patladığı 2011 yılına kadar içten içe kaşınmaya başladı. Aslında hangi din ve mezhepten olursa olsun tüm Suriye halkını ilgilendiren somut bir gerçeklik olan “ekonomik sınıfsal” sorunlar hasır altı edilerek soyut ve saçma kavramlar üzerinden insanlar birbirine düşman edildi.

Suriye’nin Baas rejimi hariç bir yönüyle de ülke olarak toplumsal yapısı biraz bize benzer. Nasıl benzer ? Suriye iç savaş öncesi, diğer Arap ülkelerine nazaran daha modern, daha seküler, çeşitli dinlerin ve etnik toplulukların en azından son yirmi yıldır önemli bir sorun yaşamadan bir arada yaşadıkları bir ülkeydi Suriye. Bu konuda pratik bilgi olarak bir sahil liman kenti olan Lazkiye kentinde dolaşma imkânı bulan gemici bir arkadaşımın iç savaş öncesi ( 2009 yılının Temmuz ayı izlenimleri ) ; “Lazkiye çok güzel bir kent. Sahili ve alt yapısı çok güzel inşaa edilmiş. Sahil boyunca bir çok içkili bar ve restoran var. Sahilde başı kapalı ve kapalı olmayan yerli insanlar ve turistler aynı Türkiye de ki gibi rahatça dolaşıyorlar. Çarşı oldukça kalabalık” şeklinde izlenimlerini anlatmıştı. Ayrıca yine savaş öncesi başkent Şam’a ve diğer kentlere giden tanıdıklarımın izlenimleri aşağı yukarı aynıydı. Kısacası 2011 iç savaş öncesi bölgesinde diğer Arap ülkelerine nazaran giderek gelişen, ağır, aksak olsa da, öyle ya da böyle demokratikleşme ve toplumsal olarak bir takım reformlar yapmaya başlayan, ( önceden vatandaş sayılmayan Kürtlere vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı verilmesi gibi…Bu size göre komik gelebilir ama bu o ülkeye ve o ülkenin şartlarına göre düşündüğümüzde önemli reformlardı..) Tüm bunlara ilaveten Türkiye ile ilişkilerini ve ticaretini çok yüksek seviyelere taşıyan bir “SURİYE” vardı..Bölgesinde barış ve dostluk içinde gelişebilecek iki ülkede tuzağa düşürüldü. Bu gün Suriye iç savaşında tahminen 500 bine yakın insanın yaşamını yitirdiğini, bir milyondan fazla insanın sakat kaldığını, beş milyona yakın insanın başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerde mülteci olarak yaşadığını, Suriye’nin neredeyse tüm şehirlerinin taş devrine döndüğünü görmekteyiz. Peki bir soru soralım ? Tüm bu olan faciaların Türkiye’ye ve bölgeye faydası ne oldu ? Ben özellikle Neo-Osmanlıcı/İhvanist Akp’lilerden bu sorunun cevabını bekliyorum. Sanırım sade bir vatandaş ve insan olarak bu soruyu sormaya hakkım ve hukukum fazlasıyla var.

MISIR İHVANİZMİ’NİN TÜRKİYE VE SURİYE İÇ SAVAŞINA ETKİLERİ

Değerli okurlar

Şimdi o zaman kendi, kendimize bir soru soralım ve cevaplayalım..

Akp’nin Suriye de ki iç savaşta resmen taraf olup, Suriye resmi devleti dururken Ilımlı / Ilımsız denilen, bin bir türlü isim alan, ne idüğü belirsiz, dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanlık düşmanı profesyonel katil sürülerinin de içinde bulunduğu muhalif denilen çeşitli illegal örgütlere canla, başla verdiği destek ne içindi ? neden böyle bir yola başvurdu ? Hatırlayınız bu isyan Suriye de 2011 Martında yoğunlaşmadan önce gerek CHP milletvekilleri, gerekse mecliste olmayan bazı partiler, yandaş olmayan tüm sivil toplum kuruluşları, muhalif sosyal medya v.s. bağıra bağıra buradaki ateşe benzinle gitmenin çok büyük facialara neden olabileceğine dair yapılan konuşma, makale, paylaşım v.s. dün gibi hatırlamaktayım. Bu nedenle akp bu faciada net bir şekilde suçludur. Ayrıca gerekli tepkiyi göstermediği için toplumda suçludur. Şimdi gelelim bu desteğin köklerine..

Türkiye’de Nurcular gibi muhafazakâr/islamcı pan-sünnist cemaatler her zaman var olmuştu zaten. Ancak 1990’ların başında bunlardan farklı olarak Necmettin Erbakanın partisine girip yuvalanan, çok daha tehlikeli ve radikal bir grup ortaya çıkmıştı. Bunlar kendilerine “Tevhid”çi diyen Mısır da 1960 yıllarda şeriatçı bir isyana kalkışıp idam edilen “Seyyid Kutup”, “Hasan El Benna” ve Hindistan da faaliyet gösteren “Mevdudi” denilen, bulundukları toplumlarda fitne ve iç savaşlar çıkaran yobaz din adamlarını kendilerine rol model, örnek alıyorlardı. Hatta internetten kısa bir araştırmayla bu üç meczup yobazın Sultanbeyli ve Ümraniye gibi kimi semtlerde cadde ve sokaklara isimlerinin verildiğini görürsünüz. Zamanla bu radikal görüş “tevhid vakıfları” ve çeşitli yardım kuruluşları adı altında kök salmaya başlamıştır. Tüm bunlara ilaveten dünya “İHVANCILARI” çeşitli cihatçılar arasında küresel koordinasyonu sağlayacak “RABITA” isminde üst koordinasyon örgütü kurulmuştur. Atatürkçü, aydın gazeteci Uğur Mumcu, “RABITA” isimli kitabı yazdıktan sonra aracına konulan bomba ile öldürülmüştür. ( Benzer yazarlar aşağı yukarı aynı yıllarda peş peşe öldürülmüşlerdir / Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu gibi… ) Hiç birisinin failleri bulunamamıştır. Yani kısacası bu gün Suriye de, rejime karşı ölümüne çatışan muhalif grupların başında gelir “İHVANCILAR” . Ancak İhvanistler, ortaya çıktığı Mısır da tüm hatlarıyla devrilmiştir. İhvancıların Türkiye ayağı diğer islamcı grupları ekarte ederek deyim yerindeyse bu camiada “dominant’ olmuştur. Ancak her ne kadar cia’nın ve büyük devletlerin desteğini alsada aynı güçler “kullan/at” mantığı ile işleri bittiğinde, örneğin hareketin ana gövdesinin bulunduğu Mısır da bir başka Amerikancı general Sisi’nin darbesi ile ( Mısır halkıda destek vermiştir ) iktidara bir daha dönmemek üzere uzaklaştırılmış, İhvancıların başta Mursi olmak üzere ileri gelenleri hapse atılmış, direnenleri çatışmalarda öldürülmüştür. Mısır da İhvancıların yenilgiye gittiği günlerde ki haberlerin arşivlerini araştırırsanız bu günkü iktidarın ve islamcıların Mısırda ki İhvancılar ve Mursi için nasıl yırtındıklarını görürsünüz. Bu gün Mısır da bu örgütle simgeselleşen malum dört parmak simgesini yapmak dahi yasaklanmıştır. İhvan örgütü bu gün dünya çapında terörist ilan edilmiştir. Türkiye de ise devletin tepesinde ki kişiler tüm hatlarıyla çökmüş bir hareketin dört parmak el simgesini çaresizci devam ettirmeye çalışmaktalar..

Kısacası Mısır da tasfiye edilen İhvancılar, Suriyede çıkan iç karışıklıktan faydalanıp, Mısırda elde edemedikleri pan-sünnist İslamizasyonu Suriyede sahneye sürmeye çalıştılar. Ancak sadece İhvancılar değil, dünyadaki çeşitli renkte pan-sünnist İslamcılar, dünyanın her tarafından buraya gönüllü olarak rejimle savaşmaya geldiler ancak hepsi küresel güçlerin çok kötü tuzağına düştüler. En başta Rusya’nın rejime bu yoğunlukta yardım edebileceğini düşünemediler. Arap baharındaki Libya ve diğer yerlerdeki lehlerine olan gelişmelerin sarhoşluğuna kapılan cihatçılar, hem kendilerini, hem de bu olaylarla hiç ilgisi olmayan yüz binlerce insanı ölüme sürüklediler.

Kimi Akp’lilerin Sosyal Medya da Suriye üzerine yaptığı en saçma yoğunluklu yorumlardan biri ; “Suriye yıllarca bölücü terör örgütünü Bekaa vadisinde besledi. Ohh şimdi iyi oldu” / Cehalet dolu bu yoruma yanıtımız ;

Diplomasiden, uluslararası ilişkilerden, akıl ve izândan yoksun bir yorum bu. Devletlerarası ilişkilerin, insanlar arasında ki gibi kin gütmeye, ebedi dostluklara ya da ebedi düşmanlıklara dayandığı yanılgısında olan; hasta, şizofrenik bir bakış açısı.

Bildiğiniz gibi Suriye de terör örgütünün başı ve yönetim kadrosunun 19 yıllık macerası 1998 senesinde Org.Atilla Ateş’in Reyhanlı sınırında verdiği kesin ültimatom sonucu sona ermişti. Bu tarihten 2 yıl sonra şu anki Suriye devlet başkanı Beşar Esad’ın babası 2000 yılında vefat etmiş, oğlu yerine geçmiştir. Artık o tarihten sonra Suriye de tek bir militan, irtibat bürosu v.s kalmamıştır. Beşar Esad babası yerine tam tersi bir politika izlemiş, Türkiye ile adeta yeni bir sayfa açmış, ticaret hacmini kat be kat arttırmıştır. ( not: 2000 yılı öncesi 10 yıl ve 2000 yılı sonrası 10 yıl Türkiye / Suriye ticaret hacmini rakamsal karşılaştırabilirsiniz. Devasa olumlu bir fark var ) 2000 yılı sonrası Suriye sınırında Türk malları dolu tırların görüntüleri, rakamlar her şey mevcut. Bu nedenle ayrıntılara girmiyoruz. Diyebiliriz ki Suriye’nin gıda ve tekstil ithalatının o dönemde %50 ye yakını, belkide daha fazlasını Türkiye’den temin ettiği bir gerçektir. Peki şimdi elimizde ne var ? Türkiye’ye mülteci olarak giren ve üreyen 3.5 milyon insan var. Bunların önemli bir bölümü Suriye’nin yerlisi bile olmayan, beyni yıkanmış teröristler, bulaşıcı hastalıklar taşıyanlar, topluma faydası olabilecek belli bir niteliği olmayan vasıfsız insanlar, hırsızlık yapanlar, ucuz iş gücü sağlayarak Türkiye’nin yerli emekçilerinin yerine geçip kayıt dışı çalışıp, zaten var olan işşizliği arttıranlar, kısacası rehabilitasyonu ve topluma geri kazanımı çok zor olan insanlardan oluşan, kalitesiz bir insan yığını var. Suriyeyi istikrarsızlaşmanın bedeli budur ve bedeller ödenmeye devam ediyor.

TÜRKİYE – SURİYE ARASINDA Kİ TİCARİ İLİŞKİLER

Dipçe: Türkiye ve Suriye arasında ki ticaret hacmini 2001 öncesi ve sonrası anlayabileceğiniz belli başlı internet siteleri…

Dipçe: Özellikle dergipark’ın Suriye konusunda ki tarihsel ve ekonomik bilgileri çok faydalı…

Yazının başından sadece buraya kadar olan bölümü okuyan tek bir akp’ li var ise; ( varsa da okuyabileceğini , okusa da, okuduğunu anlayabileceğini ve bunu isteyebileceğini hiç sanmıyorum ama.. ) yani daha tüm bunlara rağmen “SURİYE DIŞ POLİTİKASI” konusunda akp/devletinin hata ötesi hamlelerinin iç yüzünü anlamıyorsa, gereksiz olan son nefesine kadar zaten hiç bir şeyi anlayamayacaktır.
TÜRKİYE – SURİYE DEVLET LİDERLERİ NEZDİNDE SAMİMİ (!) İLİŞKİLERDEN KARELER

129104_Fotor_Collage.jpg

S O N U Ç

Sonuç itibariyle Suriye iç savaşına hangi taraftan, hangi ideolojiden ve hangi inançtan bakarsanız bakın, iç savaşın getirdiği yıkım ve ölüm dile getiremeyeceğimiz korkunç boyutlara ulaşmıştır. 500 binden fazla insan ölmüş, yaklaşık 5 milyondan fazla mülteci ağırlıklı Türkiye olmak üzere çevre ülkelere mülteci olarak dağılmışlardır. Suriye iç savaşının Türkiye ye sadece ekonomik maliyeti bu gün 6 milyar doları aşmıştır. Kabul edin ya da etmeyin bu önemli değil ; Suriye toplumsal kaynamasının bir iç savaşa dönüşmesinde Başta ABD, İsrail olmak üzere Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelerin direkt etkisi vardır.

KUBİLAY DEVRİM