DÜNYA SİSTEMİNİN SONU..

 

Smash-Capitalism-with-Party

 

Gördüğüm ve anladığım bir şey varsa; Türkiye dahil tüm Dünya da artık modası geçmiş, demode olup, foyası ortaya çıkmış gerici, arkaik ve sömürücü kötücül insan ve sistemlerle, gerçek anlamda iyi insanların arasında olan amansız bir mücadele var. Gittikçe olgunlaşıp, devasa bir küresel patlamaya giden büyük bir küresel tıkanıklık var.
Bu mücadelede arada ki kültürel, etnik ve dini farklılıklarda ara gittikçe kapanıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, tam olarak sansür uygulanamayan ve böylece belli bir seçkin zümreye ait olmaktan çıkıp, geçimini sokakta çöp toplayarak sağlayan en alt sınıflardan başlamak üzere internet ve sosyal medyaya ulaşılması ve etkin kullanılmasıdır. Fakir kategorisinde olup, ama biraz daha orta sınıfta olanların kendilerini internet dışında bir de yoğun kitap okumaları ve tüm bunlarla yaşadıkları hayatın pratiğini birleştirmeleri bu yeni bilinç uyanışında en büyük etmen. Bu inanılmaz akan bilgi, belge ve haber yığınına bir de insanların yaşamı sorgulamaları girince, 2.Dünya savaşında sistemleşip, küresel çapta kurumsallaşan kapitalizmin tahtının sallanmasına neden oldu.
Bu böyle olduğundan artık cepheye süreceğiniz alt sınıflar “neden ölmesi ve öldürmesi” gerektiğini sorgular oldular. Sadece bu değil insanlar bir çok şeyi sorgular oldular. Bu nedenle bunu çok iyi anlayan tam sömürgeci ve onların hemen dış çeperinde ki tam sömürgecilerin tetikçiliğini yapan yarı sömürgeci ülkelerin ordularının “mecburi halk ordusu tipi” ordulardan, yüksek ücretli ( ABD de ki Black Water gibi ) paralı asker tipi ordulara geçmesi tesadüfi değildir. Maalesef Türkiye de profesyonelleşme ve daha mobil ordu v.s. söylemleriyle uzman erden başlamak üzere orduyu giderek, ulus/halk ordusundan Abd v.s gibi olmasa bile o yöne meyil eden bir yola girmiş görünmektedir.
Ancak ne yapılırsa yapılsın şu anki dünya sisteminin sonuna gelindi. 100 e yakın ülkeden, yüzlerce ülkenin insanlarıyla sanalda olsa sohbetlerimde, normalde ne bizimle ne de başka bir yerle savaşmak gibi bir takıntıları yok. Bunu gerçekten istemiyorlar. Böyle bir planları yok. Çünkü ölmek ve öldürmek istemiyorlar artık. Ve “neden” diyorlar. Neden, niçin, ne uğruna..Kiralık katiller ve kapalı bilinçliler hariç bunu böyle düşünüyorlar.. Şu an ki var olan dünya sistemine yüz yıl bile biçmiyorum. Bir elli yıl daha belki gider. Yaşlı gezegen , insanlar ve tüm ekosistem bu sistemi daha fazla kaldıramaz.

TAHAKKÜM VE İNSAN

13b6d749792797.58bed7eeaa6af.jpg

Değerli okurlar,

Bu gün hem genel, hem de bireysel anlamda; çocukluğumdan bu yana, tabir yerindeyse aklım erdiğimden beri gördüklerim, yaşadıklarım, olay, oluş ve insanlar hakkında yazmaya karar verdim. İçimden böyle geldi.

İnsanlık ilk tarım devrimi ve buna bağlı olarak ilk hiyerarşik yapıların ortaya çıkmasından beri mutsuz ve huzursuz. İnsanlık tarihini araştırdığımda bunu görüyorum, bunu anlıyorum. Özellikle tarım devrimi ve yerleşik yaşama geçtikten sonra ortaya çıkan, aslında hepside Sümer kökenli ve birbirinin devamı olan ata erkil tek Tanrılı dinlerden sonra insan toplulukları arasında ki sorunların daha da kronikleştiğini görmekteyiz. Üstelik bu dinler, sadece birbirine yabancı uzak kavimler arasında değil, bizzat yaşandığı bölgelerde de sorunlara yol açmıştır. Yerleşik yaşama geçildiğinde topraklar sahiplenilmiş, tahıl ambarları oluşmuş ve böylece göçebe/kömünal yaşamdan, bireyci yaşama geçilmiş, ilk şehir krallıkları(devletleri) ve derebeylikleri oluşmuş, ancak bu oluşum sürecinde ortaya çıkan tek Tanrılı dinler , bir rahip/din sınıfının oluşmasına ve onlarında üstünde kral ve yönetici sınıfın, alt sınıfı yönetmesinde kullanılmıştır. Dünya tarihini incelediğinizde bu açıktır. Bunu en bariz örneği; Haçlı seferleri görünüşte din adına yapılmıştır. Ancak kaynakları kısıtlı olan Avrupa’nın zengin doğu kaynaklarına ulaşıp yağmalaması ve Müslüman Emevilerin Endülüs’ten atılmaları için yapılmıştır. Bu seferler için papazlar Tanrı adına şehir şehir, köy köy dolaşarak güya kutsal bir amaç için asker toplamıştır. Papazlar asker toplarken; “Anadolu ve orta doğuya giderek kıtır kıtır insan doğrayıp, bölgelerin kaynaklarını yağmalayacağız” dememiş ancak bu niyeti çok kutsal Tanrısal bir makyajla örtmüşlerdir. Bunun tam tersi bu kez Müslüman Araplar kutsal cihad bahanesi ile Türklerin otokton bölgesi olan Maveraünnehir bölgesine saldırarak bazı kentleri yağmalamışlardır. Üçüncü din olan Musevilik ve Yahudiler, yüz yıllarca her iki dinin ve taraftarlarının hışmına uğramış, dünyanın her tarafında bu iki din taraftarlarınca katliamlara uğratılmıştır. Bu kez Yahudiler son yüz yılda belki de bu katliam ve baskılarında etkisi ile kimi zaman savaşarak, kimi zaman kendilerini bilim ve ticarette geliştirerek baskın bir duruma gelmişlerdir.

Orta çağın tüm bu vahşetinden sonra İnsanlık bu kez, krallıklar ve derebeyliklerden sonra sanayi devrimi ile uluslaşma sürecine girmiş, dogmatikliğin dışına bir miktar çıkmıştır. Bu insanlık adına olumlu bir gelişme olmakla beraber, insanlar arasında maddi sınıflaşma çığ gibi büyümüştür. Bunun sonucunda Rus çarlığı yıkılmış, tüm Dünyayı derinden etkileyen 1917 Sovyet Sosyalist devrimi meydana gelmiş, bunu 1949 da Çin devrimi izlemiş, böylece Dünya 1990 lara kadar devam eden, iki kutuplu bir sürece girmiştir. Bu sürecin tek olumlu yanı insanlık şimdilik yaşadığı iki büyük Dünya savaşına benzer bir üçüncü dünya savaşına “şimdilik” sürüklenmemiştir. Ancak bu süreçten sonra her ne kadar top yekün bir dünya savaşı olmasa bile başta orta doğu olmak üzere dünya’nın hemen hemen her tarafında bireysel terör ve iç çatışmalar dönemi başlamıştır.

İnsanlık ortaya çıktığından beri yaklaşık beş bine yakın din ve bunlardan hariç çeşitli ideolojiler ortaya çıkmıştır. Ancak sonuç itibariyle hiç biri her geçen gün tahrip edilen gezegeni kurtaramamış ve insanlığın acılarına bir son verememiştir. İnsanlık büyük acılar içindedir. Ama bu sadece kıtlık ve yaşam mücadelesi değil, felsefi anlamda da bu gezegende var oluş nedenini tam olarak bilememektedir. Galiba insanların bir dini, öğretiyi ya da bir ideolojiyi öğrenmesinden ve savunmasından önce sadece “insan” olduğunu, sonra kendini gerçek anlamda tanımasını, yüzleşmesini, en sonunda doğanın sırlarını keşfetmesi ve tanıması gerekiyor. Bu nasıl olacak ?

Gerçekten orasını ben de bilmiyorum.. “Kendini bilmek” iki kelime. Bu çok kolay gibi. Ama değil. Dünyayı, bunları bilmeyenler ya da çok bildiğini iddia edenlerin yönetmesi yüzünden mutsuzuz ne yazık ki..

Genel ve bireysel anlamda insanların mutsuzluklarının kaynağı ;

* Birbirlerini anlama üzerine değil, birbirlerine “tahakküm” kurmaya çalışmaları..

* Birinin , istediğiniz gibi biri olmaması onu kabahatli yapar mı? ( Bu soruyu kendimize sormamız gerekir )

* Sizin imgelediğiniz bir düşünce ya da yaşam şekli başka birisi için makbul olmayabilir. O başka biri sizin gibi düşünmeyebilir. Sizin doğrularınız başkası ya da başkaları için doğru olmayabilir. O halde sizin gibi düşünmeyen her kişi kötü müdür ? ya da siz onun gibi düşünmediğiniz için çok mu iyisiniz ? bu soruyu da kendimize sormamız gerekir..

* Eğer insanlara güvenmez, beyanlarını doğru kabul etmez, duygularını umursamaz, ne dediklerini duymaz ve bunların yerine onun adına kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi koyarsanız, onun davranışlarını kendinizce yorumlamaya kalkar ve bir sonuç çıkarırsanız yaşayacağınız ve karşılaşacağınız her şey kendi senaryonuz olacaktır.

* İnsanların içinde kopan fırtınaları, çektikleri çileleri ve yaşadıkları safhaları bilmeden, kişilerin davranış ve yaşam şekillerini kendinize göre yorumlayarak onlar hakkında “tam ve kesin” hükümlere varırsanız sadece karşınızda ki kişiyi değil kendinizi de mutsuz edersiniz..

Sonuca ve asıl söylemek istediklerime gelirsek;

Toplum ve birey önce kendini ve doğayı tanıyıp, sadece “iyi insan” olmayı hedeflediğinde gerisi doğaçlama olarak gelecektir. Merdivenin ilk basamakları bunlar. Merdivenin basamakları atlanmamalı..

Timur Türker

 SİYASAL İSLAMCILARIN KİTLE AJİTASYONU VE MANİPÜLASYON YÖNTEMLERİ

Değerli okurlar..

Son yıllarda, özellikle orta doğu bölgesinde dini inançlar üzerinden geliştirilen,  son derece yoğunlaşmış bir şekilde çok feci ve insanlık dışı olaylara şahit olmaktasınız. Bunları da çoğunlukla basın ve sosyal medya üzerinden görmektesiniz. Şimdilik ülkemiz de, kimi orta doğu ülkelerine benzer bir şekilde sıcak bir toplumsal çatışma ortamı bulunmamakta. Bunun nedeni de toplumsal ve kültürel yapımızın orta doğu ülkelerine benzer bir ortamı beslememesidir.  Ancak bununla beraber, elimizde ki bu sosyal veri bize bu konuda hiç bir garanti vermiyor. Şöyle ki; şu anki baskıcı, muhafazakâr, nobran siyasi yapının, daha uzun zaman iktidarda kalması halinde buna benzer hadiselerin olmayacağı anlamına gelmez. Hatta olabilirliği çok yüksek diyebilirim.

Öncelikle şunu önemle ifade etmek isterim ki, yazımızın esas amacı, retorik bir biçimde milyonlarca insanın inandığı bir dini tam cepheden eleştirerek onların düşüncelerini değiştirmek  ya da kitleleri bir şekilde manipüle eden siyasal islamcıların yaptığı gibi bir amaç ve iddiayı taşımıyoruz. Konumuz insanların, neye, ne şekilde inanıp, inanmayacağı değil, konumuz “müslüman ülkeler içinde kullanılabilirliği çok rahat olan soyut, dini kavramların siyasete alet edilerek, kitlelerin afyonlanması ve insanların filmlerde ki olmasa da bir tür yaşayan zombiye çevrilmesidir”…

Maalesef günümüzde bu konu kısa geçmişte, örneğin; yirmi sene önce de, şimdi de hala gündemi meşgul etmektedir.

Peki, bir bölüm kitleyi sağlıklı düşünmekten alıkoyan ve yaşamının tüm hatlarını dogmatik inançlara göre düzenleme gereğini dayatan hastalıklı düşünceler kişi ve kitlelerde nasıl bu kadar etkili olabilmektedir ? Şimdi bunu maddeler halinde çok fazla detaya girmeden açıklayalım :

 

  • Kişileri ve kitleleri zayıf ve dar bir sosyal çevreye hapsederek, her gün, her saat, her dakika mensup olduğu din, mezhep, tarikat, soyut ve sofu inançlarla bilinç altı bombalaması sağlamak ve bu bilgi ve dar çevrenin haricinde her bilgiye ve çevreye ulaşmasını engellemek. Bunu sağlamak için çeşitli yurt, dernek, yardım kuruluşları ve vakıflar kurarak, büyük şehirlerin dışından üniversiteyi kazanan fakir öğrencilere çengel atarak onlara barınma ve ders verme imkanlarının sağlanması ve akabinde beyin yıkama faaliyetlerinin hızlanması ve sonunda kişiyi tam olarak kurdukları zombi organizasyonuna dahil ederek, tahsil sonrası yeni görev yüklemelerinin yapılması.

 

Dipçe: Kişi her ne kadar anlamını bilmese bile pek çok tarikat ve dini cemaatin kişiye tavsiye ettiği, bilmem kaç sayı tekrar edilen “ZİKİR” denilen ibadet, beynin “mantık” bölümünü tıkayarak kişinin “somut” ve gerçek dünya ile ilgili sağlıklı düşünebilmesini tamamen engellemektedir.

 

  • Sürekli olarak kişi ve kitlelere sistematik yalan söylemek ( Hitler’in propaganda bakanı Göbbels yöntemidir ) ve bunu da hedefe giden kutlu yolda “mübâh” görmek. Hatta vergi kaçırmak, daha ileri gidelim yolsuzluk yapmak. Ama nasıl olur diyeceksiniz ? Bunları Türkiye Cumhuriyeti ve tüm kurumlarını “kâfir” sayarak , yani “dar-ül harp” dedikleri ( Müslüman olmayan ülkelerde yaşayan dincilerin, o ülkelere verdikleri isim: Darül Harp ülkesi/ yani şeriat hükümlerinin olmadığı, tağut yer ) sapkınlığı müritleri arasında bilinçlere işleyerek yapıyorlar. Burayı anlamanız için biraz açalım. 1990 larda soğuk savaşın bitip, Sovyetlerin çöküşüyle birilikte, başta ABD ve bazı ülkelerin istihbarat servislerinin desteğiyle, siyasal İslamcılık karanlığı dünya da hiç olmadığı bir ivme kazandı. Türkiye de yerleşik ve bilinen sünni tarikatlardan farklı olarak ( yani Maturidi ve ehli sünnet denilen 4 mezhep ) ekolünün dışında Suudi/Mısır kaynaklı “Vehhabi/Selefi” denilen ( bu günkü kafa kesici İşid’in benimsediği türden bir İslam ekolü ) ortaya çıkmaya başladı. 1990’lı  yıllarda Refah partisinin de içine yuvalanarak Türkiye de kendine yaşam alanı bulmaya başladı. Hatta bu konuda bir miktar başarılı oldular ki, belediye seçimlerini kazandıkları Dudullu, Ümraniye ve Sultanbeyli de bu insanların bulunduğu getto/banliyö semtlerinde elli yıllık cadde ve sokakların isimleri, bu insanlara esin kaynağı olan “Seyyid Kutup ( Mısır da1970 li yıllarda büyük iç karışıklık ve isyana neden oldu )  Mevdûdi ( Pakistanlı ulema ) ,  Hasan el-benna ( Mısır/Müslüman kardeşlerin ( İhvan-ül Müslimin ) kurucusu/terörist ) bu kökten dinci insanların isimleri verildi.  Bu arada işte o yıllarda ( 27 Şubat 1997 de ) Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu’nun bu gerici tehlikeyi görerek tankları Sultanbeyli de yürütmesi, Sultanbeyli meydana Atatürk heykeli dikmesi gibi ilerici bir refleks gösterdi. Bu komutanla aynı siyasi görüşte olmasanız bile, ilerici ve ön görülü hareketinden dolayı doğru ve yerinde bir manevra yaptığını bu güne bakınca görmekteyiz.  Bu gün hala bu terörist isimler, bu ilçelerin cadde ve sokaklarında fiziki ve resmi olarak bulunmaktadır. Ancak ne var ki Türkiye de ki en sofu/yobaz dediğimiz tarikat ve dini ekoller bu yeni taban bulmaya çalışan “Vehabist/İhvanist” ekole karşı olmuşlar ve bunların önde gelen temsilcilerinden “IŞIKÇILAR” ( Hakikat kitap evi, İhlas yayınları, Tgrt / Enver Ören’in başını çektiği grup ) bunlara şiddetle karşı çıkmış, buna benzer diğer Sünni tarikat ve cemaatlerde aynı şekilde bu yeni ekole karşı çıkmışlardır. Ancak sonuç itibariyle bunların hepsinin; çağdaş yaşam düşmanlığı, kadına baskıcı ata erkil bakış açıları, Cumhuriyet ve kurucularına bakış açıları, kendilerini bilim ve tekniğe değil, bilim ve tekniği 1400 yıl önce gökten indiği varsayılan bir takım metinlere uyarlamaya ve güya barıştırmaya çalışmaları, işte bu ve buna benzer çelişkilerin hepsi sonuç itibariyle “siyasal İslamcıların” ortak özellikleridir.

 

  • Kişi ve kitleleri sürekli “Cennetle” avutmak ve bunun tam terside “cehennem” ile korkutmak. Bu yöntem ile mevcut muhafazakar/dinci devlet ya da devletler ve hatta terör organizasyonları gerektiğinde rahatlıkla ölüme gönderebilecekleri militanlarını ve kitlelerini beyin ve bilinç yıkama yöntemiyle cephelere ve çatışmalara sürüklemektedir. Misal; ülkemizde doğu ve güney doğu bölgelerinde 1984 beri devam eden terör olaylarında yaşamını yitiren gencecik askerler için “şehit” deyip, şehitliğe dair birkaç söz söyleyerek adeta insanların gerçek fizik ve  bireysel değeri tamamen görmezden gelinmektedir. Ancak her nedense, hiç bir bürokratın, hiç bir iş adamının oğlu, bu yüksek riskli bölgelerde askerlik yapması şöyle dursun, bedelli askerlikle birlikte, üstelikte en güvenli yerlerde güya askerlik hizmetini tamamlamaktadır. Halbu ki yapılması gereken,  sorunların ana kaynaklarına inerek, çatışmaların ülke bütünlüğü ve tüm halkı kapsar şekilde sona erdirilmesini sağlamaya çalışmaktır. Ancak bu yapılmamakta ve geride kalan ailelere : “çocuğunuz cennete gitti” denilmektedir. İşte siyasal İslamcıların ve muhafazakârların ahlâkı ve vicdanı budur.

 

  • Siyasal İslamcılar ve muhafazakâr insanlar, dinin hükümlerinin asla hiçbir şekilde değişemeyeceğini, son din olduğunu, “bu dinin yayılması gerektiğini” , dinin, bilim ve tekniğe değil, bilim ve tekniğin dine “uydurulması” gerektiğini şiddetle savunur. İşte bu zaten siyasal İslamcıların ana çelişkilerinden birisidir. .

 

  • Siyasal İslamcılık insanlık ve toplum için bir virüs, bir trojen, Truva atı gibidir. Emperyalist devletlerin elinde en maliyetsiz savaş ve yıpratma aracıdır. ABD , yakın zamanda Vietnam, Küba, Irak ve daha bir çok askeri operasyonunda bildiğimiz ordular arası bir yenilgi almadıysa bile, gerek bizim bilmediğimiz kayıpları, gerekse savaşın maliyetinin çok yüksek olması nedeniyle 20.yüzyılın ortalarında “vesayet savaşları” dediğimiz, kendi içinde “evanjelizm”, orta doğu ve güney doğu asya ülkelerinde “siyasi islamclığı da kullanarak, kendisine yeni bir savaş konsepti belirlemiştir. Bu konsepte göre çok mecbur kalmadıkça ordusuyla birebir çatışmaya girmemektedir. Bu gün ABD “kara gücüm” dediği bazı Kürt gruplarla, bölgede İsrail gibi bir devletleşmeye gitmek istemektedir. Ama aynı ABD bunun tam tersi, siyasal İslamcı grupları, Kürt gruplara karşı desteklemektedir.

 

  • Siyasal İslamcıların yayılma ve örgütlenme yöntemleri : Hemen hemen tüm siyasal İslamcı tarikat ve gruplar, yayılmak ve örgütsel yapısını ayakta tutmak için “kendi içinde üreme” hiyerarşisini uygularlar. Bu taktiklerin en başında gelen uygulamalardan birisidir. Bu taktiğe göre; tarikatın, grubun yönetici ya da ileri gelenleri grup içinde kimin, kimle evleneceğini belirlerler. İnsanların belki de yaşamında ki bu önemli sosyal olayı bile mensup oldukları dini tarikat ve grupların ileri gelenleri belirlemektedir. Bu doğrultuda, dini tarikat ve grupların bir ferdi şeklinde hareket eden insanlar, ruhsal yıkım ve çöküntülere sürüklenmektedir. Çünkü kişilerin hayvanlar aleminde olduğu gibi bir doğaçlama, doğal seleksiyon seçilimle birbirlerini bulması ve beğenmesi yerine, bunun tepeden inme, buyruk bir şekilde yapılması, bu cehalet, karanlık uygulamanın nesiller boyu devam etmesi, hep birbirine benzeyen, fizyonomisi, akli melekeleri ve görünüşü sorunlu, doğaya aykırı ve sağlıksız nesillerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aşağıda görüldüğü gibi…

 

22EasyCapture1_Fotor_Collage.jpg

Daha korkunç olan şudur ; bu din maalesef, bu haliyle daha çok orta doğu ve  Dünya’nın 3.Dünya diye tabir edilen geri ve çok yoksul bölgelerinde etkin olduğundan, yoksulluğun vermiş olduğu besin yetersizliği, hastalıklar, moral çöküntüsü v.s. gibi nedenlerden genetik yapısı iyice bozulup, fiziksel ve ruhsal olarak niteliksiz hale gelen insan kitlelerinin nüfusunun bu olumsuz şartlarda bile tam tersine artmasına neden olmaktadır. Bunun en yakın örneği medyamızda yalan ve abartılı haberlerle önümüze servis edilen Suriye iç savaşı ( Suriyeli mülteciler ) ve Burma isimli ülkede olup bitenlerdir. Burma da “Arakan” denilen bölgede ki Müslümanların durumundan başlayalım.

1.ARAKAN                                                          2.BANGLADEŞ TRENLERİ

aaa5ba09a407152d818f0c05462 bbbbmaxresdefault_Fotor_Collage.jpg

 

Medya da Arakan Müslümanları denilen topluluk, İslam inançlarının kesinliği, uzlaşmazlığı ve yayılmacı karakteristiğinden dolayı, bin yıllardır bölgenin yerlisi olan Budist inançlara sahip kurucu unsurlarla anlaşamamış, onları kendi inançlarına benzetmek için başka Müslüman devletlerin ( ve bölgede çıkarı olan Müslüman olmayan devletlerin ) desteği ve olayları kışkırtmasıyla bildiğimiz dramatik olaylar meydana gelmiştir. Elbette ki  masum insanların öldürülmesi ve göç ettirilmesi çok feci ve insanlık dışıdır. Ama olayların kökeninde bu uzlaşmaz, kendini bir türlü reform ve revizeden geçiremeyen gerici ve cehalet dolu inançlar mevcuttur. Bunu kabul etmek çok acı olabilir. Ama bunu görmeleri lazım. Avrupalıların 1600 lü yıllarda Sanayi devrimiyle birlikte Hıristiyanlığı bir revizeden geçirip, elini, kolunu budaması gibi aynı şeyi İslam dünyasının da yapması ve böylece  bu inançları emperyalist ülkelerin kötü emellerine alet edebilmesinin önünü kesmesi lazım.

 

Son olarak söyleyeceklerim,

 

Dünya üzerinde Müslümanların yoğun yaşadığı tüm coğrafyalarda hep bir sorun, hep bir problem, çatışma, açlık ve sefalet sorunları vardır. Geldiğimiz bilgi çağında artık bu sorunları “Hıristiyanlar, Yahudiler ya da işte Arakan da olduğu gibi “Budistler” bizleri öldürüyor, katlediyor v.s. gibi bayatlamış mazlum edebiyatı yapmak, insanları eskisi gibi etkilemiyor ve bu farkındalık giderek kitleler arasında çoğalıyor.

 

İnsanların ve gezegenin acılarını en azından dindirmek, eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin değirmenine su taşıyan bu cehalet dolu ataerkil orta doğu inançlarını budamak ve etkisiz hale getirmek gereklidir..

 

Ne yapmak gerekir..

 

  • Müslümanların çatışmaya neden olan gerici düşünceleri tamamen terk etmeleri gerekmektedir. Bunlar ; “son dinin kendilerinin inancı olduğunu, bunun dışındakilerin cehennemlik olduğunu, Müslümanların dışında olanlarla cihat edilmesi gerektiğini, bunu yaparken kendilerini bulundukları toplumda “takiyye” yaparak yani gizleyerek, aynı bir virüs gibi sinsice güçlendiği anda ortaya çıkıp, bulundukları toplumun ahengini bozmaya çalışmalarını, kendilerinin “son din” dediği ama aslında yer yer Sümerik inançların, Tevrat anlatılarının ve hatta Zerdüşt dininden dahi alıntıların olduğu ataerkil inançları gereği kadınları aşağılamaları ve baskılamalarını, buna göre giyim, kuşamı metazori ile dikte etmelerini, güya Müslümanların sayısını arttırmak v.s. gibi gerici zihniyetle sadece kendi içlerinde üreme sapkınlığını….TÜM BUNLARI KAYITSIZ VE ŞARTSIZ BİR AN ÖNCE TERK ETMELERİ gerekmektedir.

 

Şayet bu revizasyon hızla yapılmaz ise, Dünya da olup, biten olayların sadece şu son 50 yılda ki kronolojisine bakacak olursak; fotografta gördüğünüz insanların “maalesef” diyorum, çok acıklı biçimde kitlesel ölümlerini şu ya da bu şekilde görmeye başlayacaksınız. Çünkü değişime ve gelişime hiç bir güç karşı koyamaz. Bunu size kesin olarak söyleyebilirim ki, kolay kolay hiç bir şeyde kesin ve son, “artık bu böyledir, başka türlü olamaz” türünden olaylara bakmadığım halde bunu söyleyebiliyorum. Çünkü bu insanların durumunda hiçbir gelişme, değişme ve olumlu bir durum yok. Ama tam tersi Dünya’nın bir bölümü sürekli gelişiyor ve değişiyor. Demek ki tarih ve istatistik biliminin verileri bize bu tespitleri veriyor.

 

Aklım ve vicdanım bana; bu çelişkilerin ve bu sistemin bir yüz yıl daha bu şekilde devam edemeyeceğini, artık bir şeylerin sınırına ve eşiğine dayandığımızı söylüyor. Kitleler son anda gerçekleri görebilir ise bu geçiş dönemi nispeten daha az sorunlu olabilir. Ancak görünen o ki, maalesef şimdilik bu mümkün görünmemekte…

 

Saygılarımla..

Kubilay Devrim..

 

İNSANLIK NEREYE GİDİYOR ?

 

crowd-3127293_640_Fotor_Collage

Değerli okurlar..

İnsanlık, geldiğimiz bu noktada artık bir aşamaya, bir eşiğe geldi. Ama bu daha fazla yol alamayacağı bir eşik. Nedir bu eşik ?

Sanırım hepimizin ortalama bildiği bir dünya tarihi var. Kısa bir özet geçelim ; aşağı, yukarı bundan yüz bin yıl önce modern insan diye tanımladığımız “Homo Sapiens” doğu Afrika bölgesinden, Dünya’nın her tarafına yayıldı. İlk insanlar göçebe ve ilkel topluluklar halinde yaşadıklarından, bunlara “ilkel komünal” ( dayanışması ve ortaklığı çok güçlü topluluklar ) olarak tanımlandı. Daha sonra özellikle Mezopotamya bölgesine yerleşen, tarımı öğrenen ve Dünya da ilk tarım topluluklarını oluşturan insanlar aynı zamanda ilk yerleşik toplulukları da oluşturdular. Bu insanlar, göçebe dediğimiz ilkel komünal topluluklardan farklı olarak tahıl biriktirmeyi öğrendiler. Bu durum, insanların daha fazla kendine zaman ayırabileceği boş vakitlere, düşünmesine neden oldu. Böylece insanlar arasında ilk hiyerarşik düzenler gelişerek,  ilk yerleşik şehir krallıkları, dere beylikler kuruldu.  Böylece ilkel komünal göçebe topluluklar azalarak, yerini yerleşik hayata bıraktı. Bu geçiş dönemi dinsel inanç ve mitolojik öykülerinde değişmesine neden oldu.  Daha önce ilkel komünal/göçebe topluluklar halinde yaşayan insanların çoğunluğu “ana erkil Pagan” inançları benimserken, özellikle Mezopotamya coğrafyasında yerleşik hayata geçtikten sonra bu inançlar yerini, üç büyük dinin “ata erkil tek Tanrıcı” inançlarına bıraktı ve ilkel çağların sonuna doğru “köleci” dönem başladı. Daha sonra bu köleci dönem yerini “feodal dere beyliklere ve krallıklara” bıraktı. Bundan sonra başlayan orta çağ ve orta çağın sonunda, Avrupa da buhar makinelerinin geliştirilmesi, kilise ile birlikte hareket eden feodal dere beyliklerin ve krallıkların sanayi devrimi ile birlikte yıkılması sonucu Dünya üzerinde ilk burjuva devriminin oluşması ve bundan sonrada “emperyalist kapitalist” çağın başlaması ile bu gün halen devam eden “KAPİTALİST” çağ başlamış oldu.. Kısacası  Dünya tarihi ve bu tarihin içinde ki insanlığın serüveni düşe, kalka devam etmekte.. Ancak insanlığın bu serüveninde, insanlar canlılar dünyasında besin zincirinin en tepesinde olduğu için, insanların nüfusu ve teknoloji geliştikçe aynı oranda ekolojik sistemin diğer canlıları olan bitki ve hayvanların bazı türleri geri dönülmez bir şekilde yok oldu ve olmaya devam ediyor. Bu çok kötü bir durum. İnsan, hayvan ve bitkiler gibi eko sistemin dişlilerinden biri olduğunu unuttu ve böylece tüm gezegen çapında, dolayısıyla kendisi için bir felaket ortamını hazırladı.

İnsanlık bu güne gelene kadar çok büyük acılar çekti ve çekmeye devam ediyor. İnsanlık ve insanlığın ileri gelenleri, çekilen bu ızdırapların dinmesi için bin yıllar boyunca çeşitli felsefi disiplinler, dini ve politik bakış açıları geliştirdiler. Bu dini, felsefi ve politik görüşlerin her birini incelediğinizde, her ne kadar birbirinden farklı ekol ve disiplinler içerse de, çoğunlukla tüm insanlık için iyi bir şeyler öğütlediğini v.s. görürsünüz. Ancak nedense bunların hiç birisi insanlığın ne dünkü, ne bu günkü sorunlarını çözemediğini açık bir şekilde görmekteyiz. Yine ne tuhaftır ki bu dini, felsefi ve politik görüşlerin her birisi “kendi disiplin ve ekolleri” nin “doğru” uygulanmadığı için insanlığın iflah olmadığını açık ya da kapalı bir biçimde yoğun olarak deklare etmektedir. Peki , gerçek, hakikat nedir ? insanlığın ve dolayısıyla gezegenimizin kurtuluşu tek bir “hakikate” mi bağlı ? tek bir disipline mi bağlı ? İşte bu gün insanlık yapay zekâların tartışıldığı, bu teknolojik ilerleme çağında bile halen bu sorulara yanıt aramaktadır.

Son olarak bu konuda bireysel görüşümü sizlerle paylaşmak isterim.

İnsanlık tarihinin ilk felsefecileri, ilk bilim insanlarından ve insan onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtarma yolunda kendini fedâ edenler ( Spartaküs gibi..) ve tarihin süzgecinden geçip, insanlığın ortak yararı için bir şeyler yapmaya çalışan her birey ve topluluk benim için kutsaldır. Önlerinde saygıyla eğilirim. Ancak bunlar arasında bir ayrım yapıp “benim için yegâne ve biricik doğru” budur demeden, saf akıl ve felsefe ile “biricik doğruyu” değil ama “doğruları” aramaya devam edeceğim. Düşüncelerimi yansıtan önemli bir insanın cümlesi ile yazımı bitiriyorum..

Yeter ki kendinize öncelikle bilimsel yöntemi önder olarak alın; her şeyi önce aklınızın süzgecinden geçirin ve bilgelikle değerlendirin. Bir söze, bunu söyleyen kişi bir başka bakımdan bilgili ve saygın oldugu için hemen inanıp kapılmayın. Yeter ki hiç bir şeyin kesin ve son, tam ve yetkin olduğunu sanmayın; her bilginin içeriğinde bir yanılgı payı bulunabileceğini, gerçeğin görünenden başka türlü de olabileceğini bilin. Yeter ki başkalarının düşüncelerine tutsak olmayıp, kendi düşüncelerinizin özgürlüğünü sağlayın. Özgür düşüncenizi koruyun ve evrimsel doğrultuda gelişim gösterme çabasından geri kalmayın..

Murat Özgen Ayfer

CUMHURİYET TARİHİ BOYUNCA KÜLTÜR VE SANAT

Konumuz özünde hacimli bir kitap gerektirse de, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye de sanat ve kültürün izlediği seyirleri, iniş ve çıkışları sizlere özetlemeye çalışacağım. Öncelikle sanat ve kültürün kısaca tanımlarını yaparak bilgilerimizi tazeleyelim.. Sanat, en genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılır. Biraz daha ayrıntılı bir tanımı; duygu, düşünce, coşku, hayal, çizgi, renk, biçim, ses, söz, ritim gibi unsurlarla güzel, özgün ve etkileyici biçimde ifade edilmesidir. Kültür ise daha geniş kapsamlı bir değerler bütünüdür. Kültür, insan toplumlarının tarih boyunca ürettikleri bütün maddi ve manevi birikimlerin tümünü kapsamaktadır. Kültür, maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi kültür: İnsanın doğa ile etkileşimi sonucu ürettiği her şeydir. Manevi kültür ise insanlarının birbirleri ile olan etkileşimi sonucunda ortaya koydukları bir değerler bütünüdür. Kültür, “milli” niteliğe sahiptir ve her toplumun kendine özgü kültürü vardır. Konumuz çok uzayacağından, T.C. kuruluşundan önce ki Osmanlı dönemi sanat ve kültür konusuna girmiyoruz. Zira son dönemde kendisini Osmanlı’nın devamı sayan bir siyasi irade mevcut ve son on beş yıldır maalesef eğitim sisteminin altını oymak suretiyle adım adım ilerlemekte. Osmanlı döneminin çürüyen son zamanları ve bu çürümüş yapının halen devamı olduğunu öne süren bu karanlık zihniyeti temsil eden “Yeni Osmanlıcılık” konusuna değinmeye gerek görmüyorum. Çünkü bu konuda akademik düzeyde çok değerli Cumhuriyetçi yazarlar gerekli cevap ve reddiyeleri fazlasıyla vermiş durumdalar. Değerli okurlar, unutulmamalıdır ki “kültür ve sanat”, aklı ve vicdanı hür toplumlarda gelişir. Beynini örümcek ağları kaplamış, ruhunu emperyalist güçlere satmış kimi siyasi liderler ve onların peşinden şuursuzca giden hipnotize olmuş, sürü psikolojisinde ki bir toplumda sanat ve kültür gelişebilir mi? Elbette gelişemez. Bir toplumda kültür ve sanatın gelişebilmesi için önce o toplumun özgür ve düşünebilen, sorgulayan, kuralları asla değişmeyen dogmatik fikirleri bir kenara atması gerekmektedir. Bu yapılmadığı müddetçe ya da bunun önüne engeller konulduğu sürece sanat ve kültür gelişmediği gibi çürümüş sistemin içinde var olduğu iddia edilen sanat ve kültürün giderek yozlaştığını ve tahmin bile edemeyeceğiniz çirkin noktalara geldiğini görürsünüz. Buna en iyi örnek 1975 – 1980 arası “Yeşilçam” adı verilen o zaman ki sözde Türk film sanayinin, Türk toplumunun kültür, örf ve sosyal yapısına taban tabana zıt, son derece ahlak ve insanlık dışı sözde filmler üretmesidir.

11EasyCapture1

Bakınız burada şu nokta çok çok önemlidir. 1970 – 1980 yılları aynı zamanda köyden kente göçlerin çok yoğun yaşandığı, bu göçlerin sonunda “gecekonducu / arabesk” adı verilen bir ucube gerici arkaik kültürün ortaya çıktığını görürüz. En kısa tanımı ile bu yıllar, Devletçi, toplumcu ( solidarist / yani dayanışmacı ) üretime dayalı karma ekonomiden tamamen sıyrılıp, kapitalist serbest piyasa ekonomisine geçişin yaşandığı yıllardır. İşte, ekonomi ile birlikte, sanat ve kültürde çürümenin temellerinin atıldığı yıllar, bu yıllardır. Artık kapitalist ekonomi sistemi içinde her şey alınıp, satılan bir meta haline dönüşmüş durumdadır. Estetik kaygısı, kalite ve emeğe karşı saygı tamamen yitirilmiş, bunların yerine en kısa zamanda yüksek kazanç elde edilebilen son derece yozlaşmış bir sanat ve kültür anlayışı yerini almıştır. 1970 li yıllardan itibaren gelişen ve bir kanser virüsü gibi tüm ülke geneline yayılan “arabesk” denilen yozlaşmış, uyuşturucu bir müzik kültürü ülkenin tüm sathına bu yıllarda yayılmıştır. Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla ve bunlara benzer Türk sanat müziği icra eden çok değerli sanatçılar gitmiş, yerlerine kaderci, ruh karartıcı, insan psikolojisini bozduğu bilimsel olarak kanıtlanmış, son derece zararlı “arabesk müzik terörü” ve bu terörü bilinçli ya da bilinçsiz icra eden sözde sanatçılar ortaya çıkmıştır. Gördüğünüz gibi “çürüme” toplum hayatının her alanında kendini göstermiştir. 1980 darbesi ve sonrasında ülke içerisinde ki sözüm ona bu yozlaşmayı önlemek adına önce “Türk – İslam” sentezi adı verilen Dünya görüşü, devleti yönetenlerce benimsenip, dini cemaatler ve dini cemaatlerin liderleri her fırsatta ön plana çıkartılıp sivriltilmiş, ekonomik bakımdan tavan yaptırılmıştır. Bu dönemde bu kez de 1970 lerde ki erotik filmler furyası yerine tam tersi “İslami filmler ve müzikler” furyası alıp başını gitmiştir. Bu demektir ki, toplum ilk önce büyük bir yozlaşmaya sürüklenip, sonrasında buna çözüm olarak batı merkezli bir takım şablonik ideolojiler ve siyasal İslamcılıkla sentezlenmiş tuhaf bir milliyetçilik servis edilmiştir. Türkiye de kültür ve sanat alanında ki çürümenin en büyük iki nedeni : “Dogmatik inançların” siyasilerce kullanılması ve Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinden ve içinde yaşadığı toplumun gerçekliğinden uzaklaşıp, “doğu/batı” sentezlemesini yapamamış, halkı anlayamayan bir takım sözde aydınlardır”

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA KÜLTÜR VE SANAT 1923 – 1938.

Cumhuriyetin resmi olarak ilan edilip, ATATÜRK’ün vefatına kadar olan bu 15 senelik süre, tüm alanlarda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da adeta mucizevi atılımların gerçekleştirildiği yıllardır. Atatürk, kültür ve sanatın gelişmesi için ilk önce Osmanlı döneminden kalan ve hiçbir işlevi kalmayan “Sanayi-i Nefsiye” yi , “Güzel Sanatlar Akademisine” çevirdi. Türkiye de yetişmekte olan bir çok sanatçıyı Avrupa’nın sanat merkezlerine gönderdi. Bu gün yetenek ve ünleri sınırlarımızı aşmış olan “Cemal Reşit Rey”, “Ulvi Cemal Erkin”, “Ahmet Adnan Saygun” gibi müzisyenler ile İbrahim Çallı , Namık İsmail gibi ressamlarımız hep bu dönemlerde ki Cumhuriyet sisteminin kurup, geliştirdiği sanat kurumlarında çalışmalarını başarıyla yürüten üstün nitelikli sanatçılarımızdır. ( Not: İlk önce makalenin başında ki rezil ve kepazelik dolu birinci fotoğrafa bir bakın, bir de asil ve asalet timsali ATATÜRK ve o dönemde ki o güzel, o saf insanlara bir bakın. İki fotoğrafta çok şeyler anlatıyor.

22EasyCapture1

KÜLTÜR, SANAT VE SPOR ALANLARINDA AÇILAN KURUMLAR

1922 Türk İdman Cemiyeti kuruldu ( Ali Samiyen ), 1936 yılında “Türk Spor Kurumu’na dönüştürüldü” 1924 yılında başkent Ankara da müzik öğretmen okulu ( Musiki Muallim Mektebi ) ve Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası, 1930 da İstanbul da “Belediye Konservatuarı” , 1935 te Ankara da “Milli Musiki Temsil Akademisi” , 1937 de “Devlet resim ve heykel müzesi”, 1940 yılında “Tiyatro, Opera ve Bale Eğitimi” vermek üzere “Devlet Konservatuarı” açıldı. ATATÜRK, SANATIN ÖNEMİNİ ŞU SÖZLERİYLE AÇIKLAMIŞTIR “Bir milleti yaşatmak için bir takım temeller gerekmektedir ve bilirsiniz ki bu temellerin en önemlilerinden biri sanattır. Bir millet sanattan, sanatçıdan yoksunsa tam bir yaşam süremez. Böyle bir millet, bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve illetli bir kimse gibidir. Hatta değindiğim anlamı bu sözler dahi anlatmaya yeterli değildir. Sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş olur.. SON OLARAK… Kültür ve Sanat günümüzde Türkiye de can çekişmektedir. Özgür iradenin her geçen gün yok olmaya yüz tuttuğu ülkemizde, kültür ve sanat adına adeta “cinayet” işlenmektedir. Nasıl mı ? . Hukukun ve adaletin işlemediği bir ülkeye “kapitalist-mafya” kültürü hakim olur. Buna en iyi örnek; on küsür yıldır devam eden bir mafya dizisi ( isim vermiyorum tahmin ettiniz galiba ), her bölümü şiddet ve ölüm dolu, haşere öldürür gibi onlarca insanın hayatına son verildiği bu kötülük dolu dizi, henüz ruhsal ve zihinsel gelişimini yeni yeni tamamlamaya çalışan ergenler üzerinde büyük bir bilinç altı tahribatına neden olmaktadır. İnsanı sadece gelir getiren bir meta olarak gören bu acımasız, kalitesiz, ruhsuz anlayış hepimizi yok etmeden onu geldiği cehenneme geri yollamalıyız. Bu mücadelede biz CUMHURİYETÇİ’ lere büyük görev düşmektedir..

Saygılarımla

Kubilay Devrim