Kandilli de Bir Şövalye ( Zenginliğin ve Fakirliğin Ötesinde )

Değerli Okurlar..

Bu kez size bire bir yaşamış olduğum, yaklaşık yirmi dört yıl önce ki bir anımı anlatacağım. Yalnız bu anı da, şu anda hayatta olmayan baş kahramanın gerçek ismini, kişilik hakları ve ailesinin böyle bir blogta söz konusu kişinin adının geçmesini istemeyeceğini düşündüğümden dolayı bu kişinin, bazı kuruluş ve bazı firmaların adını yayınlamayı doğru bulmadım. Zaten yazı da kişi ve kuruluşların isimlerinin hiç bir önemi yok. Önemli olan gelişen çok ilginç olayların örgüsü, dün gibi hatırladığım diyaloglar ve tüm bunlardan okuyucunun genel bir anlam ve ders çıkarmasıdır..

Sene 1996 Mayıs başları.

Yaklaşık bir yıldır Kadıköy’de bir gümrükleme firmasında karnesiz olarak daha çok Karaköy İstanbul Gümrükleri Baş Müdürlüğü ağırlıklı olmak üzere Istanbul gümrüklerinde iş takibi ve ofis boy olarak çalışıyordum. O dönemde bilişim teknolojisi bu kadar ilerlememiş, özel sektör o döneme göre bir miktar hızlı ilerlese bile, T.C devlet bürokrasisi’nin en önemli ayaklarından gümrükler henüz hantal bir durumda olup, AB ve diğer ileri ülkelerin standartlarının çok gerisindeydi. Veznede, tahakkuk da vs..vs sistemler sık sık gelip, gider bu da önemli zaman kayıplarına, saç, baş yolucu bunalımlara neden olurdu.. Sinirleri ve sabrı sağlam olmayanların yapabileceği bir iş değildi. Ayrıca farklı bir karakter gerektiriyordu. Lise’den sonra ne karakter yapıma, ne de ruhsal durumuma uygun olmayan bu işe savrulmuştum. Bu işte maaşlı çalışanların ve bu işe sahip olanların geneliyle de hayata bakış, anlayış, kavrayış mantalitelerimiz çok farklıydı. Aslına bakarsanız bu ülkenin önemli bir bölümüyle de bir türlü barışamayan bakış açılarımız vardı. Ama asıl sorun farklı bakış açılarımız değildi. Şimdi, özellikle bu gün, farklılıklar içinde bir arada yaşamamızın köprüleri de bir bir yıkılıyordu. İnsanların bir bölümünün kapalı bilinçlerine, nobranca orta doğumsu ataerkil, kaba, saba davranışlarına, her şeyi kurnazca halletme alışkanlıklarına, arabesk kültürlerine sinir oluyor, lanet ediyordum.

Bu yazı başlığında dediğim gibi toplumun bütününe baktığımda “zenginliğin ve fakirliğin yani ekonomik sınıflaşmanın ötesinde hoşlanmadığım çok başka şeyler vardı. Düz mantık mantalitesinde her şeye basit baktığınız da bir sorunun çözümünde mesela “şunu şöyle yap, bunu böyle yap, tamam, bitti” gibi basit ve sığ çözümler zannımca işe yaramıyordu, yaramayacaktı..

Böyle bir girizgâh yaptıktan sonra gelelim hikâyeye..

Mayıs ayının henüz başlarında, bahar aylarına hiç uymayacak bir sıcaklıkta bir gündü. Havada yoğun bir nem ve basınç hissediyordum. O gün yine, Karaköy Başmüdürlükte bana verilen rutin bir işi sabahtan bitirdim ve ofise dönüşe geçtim. Tabi o zaman cep telefonu bu güne göre epey pahalıydı ve sadece patronlar da ve şirket müdüründe vardı. Bize de sürekli iletişim gerektiren bazı kritik işlerde çağrı cihazı ya da telsiz veriliyordu. O günde bana telsiz verilmişti. O hafta şirketin en tecrübeli çalışanı izne çıkmış, şirket müdürü İstanbul dışı bir gümrüğe gitmişti. Geriye kalanların ne yardımcı karnesi vardı, ne de bu iki kişi kadar kanun, mevzuat bilgileri. İşte tam da böyle bir günde telsiz de patronun sesi yankılandı ; “Timur, ofise dönme, çok acil bir iş çıktı. Oradan bir taksiye atla ve Haydarpaşa gümrüğüne geç, beyannameyi yazdırıp, evraklarla ayrıca tecrübeli bir kişiye de yolluyorum” … dedi ve biz bu işi yaparız, yapamayız demeye kalmadan telsizi kapattı. İşin komik yanı ne gönderdiği kişinin, ne de benim orada tam bir tecrübemiz ve yetkinliğimiz yoktu. Örneğin sürekli gittiğim Karaköy Baş müdürlükte neredeyse tüm memurları tanımış, hem orada takip ettiğim işi, hem de memurların psikolojilerini çözmüştüm. Ancak şimdi burada tam tersiydi. Gönderdiği kişinin karnesi de yoktu, benim de. Neyse ki, şimdi bu günkü gibi bir otomasyon teknolojisi ve denetim henüz yoktu. Henüz bir çok işlem insan inisiyatifine bağlıydı.

Sonunda evraklar geldi ve kayıt, tescil vs işlemlere başladık. Ancak burada sizleri detaylarla boğmak istemediğimden, akla, hayale gelmedik aksilikler, pürüzler çıktı ve iş takibi esnasında defalarca Haydarpaşa Liman gümrüğüne bir takım dilekçeler yazdık. Burada anlatamayacağım kadar detayda pürüzlü bir işti. Gelen 40′ lık bir adet konteyner yük ( tarım ve bahçe makinalarıyla ilgili yedek parçalardı ) fakat bu ürünlerin bir bölümü Türkiye de işlenip, farklı aparatlar takılıp üçüncü bir ülkeye ihraç edilecekti. İşin diğer bir tarafı, bu iş sürekli olan, her hafta ya da her ay gelen sirkülasyonlu bir iş değildi. Yani çalıştığım gümrükleme firmasına kazanç sağlayabilecek bir iş değildi ve hatır, gönül için alınmış bir işti. Patron bu yüzden de fazla önemsemiyor ve takıldığımız bazı yerlerde arayıp, durumu iletmemize rağmen çok istekli davranmıyordu. İşin süreci çok ağır ilerliyordu. Konteyner iki haftadır limanda yatıyordu. Misal, eğer bir hafta daha kalır ise mal sahibi büyük zararlara ve müşteri kayıplarına uğrayacaktı. Ancak ne Patron doğru, düzgün ilgileniyor, ne yanıma gönderdiği kişi, ne de memurlar bir kolaylık sağlıyordu. Öyle ya ; Türkiye’de her şey rantın, paranın büyüklüğüne ve sıcaklığına göre kolaylaşıyor ya da zorlaşıyordu.

Tam da bu süreçte aniden aklıma bir fikir geldi. Bulunduğum semtte üç, beş tane gümrükçü vardı ve bunlardan tanıdığım biri, A karneli ve ayrıca mevzuat bilgisi, tecrübesi yüksek, bakanlıklara kadar eli, ayağı olan bir abimize durumu izah edip yardım istedik.

Türkiye gerçekten çok ilginç bir ülke,  bürokrasi de işinizi ya hatır, gönülle ya da maddi güçle hallede biliyorsunuz. Bizimkisi birinci taraftan oldu. Söz konusu abimiz uzun yıllardır tanıdığı muayene memuruyla görüşüp, ikna etti. Sonunda malı çekecektik. Patron mal sahibinin telefonunu bize verdi ve müjdeli haberi  iletmemizi söyledi. Çok ilginçtir ki patronlar hiç bir zaman kendisi gibi patron olan müşterisini elemanı ile muhatap etmez, iletişim bilgilerini vermezdi. Ancak ne olduysa, iş olumlu olarak sonuçlansa da görüşmek istemedi. Karşı tarafı arayıp müjdeli haberi ben verdim. Telefonda çocuk gibi sevinen, hiperaktif bir adam vardı. Malı çektiğimizi, mesai ücreti yatırdığımızı, akşam saat sekiz gibi konteynerin çıkıp deposuna hareket edeceğini, ona göre hazırlıklı olmasını ilettik. Kendileri de bize limana geleceğini ve akşam bizi evinde misafir etmek istediğini söyledi. İş hayatımda ilk defa böyle bir yemek teklifi almıştım. Mal sahibi beyefendi o yılın en son modeli Grande Cherokee bir jiple limanın girişinden bizi aldı. Biz den bir yirmi beş yaş büyük, spor giyimli, uzun boylu, dinamik görünümlü, saçları hafif kırlaşmış, ancak son derece esprili, samimi bir adamdı. Sanki bizi uzun yıllardır tanıyormuş gibi samimi davranıyordu. Bizi Kandilli de ki evine götürüyordu. Evine gidene kadar bir sürü fıkra ve espriyle gittik. Bu adamın yanında sıkılmak mümkün değildi. Beylerbeyinde alış, veriş için durduk. Ev sahibi bir büyük altınbaş rakı ve en iyisinden bir sürü mezeler alarak yola devam ettik. Sonunda labirent gibi bir kaç bayır ve yokuşu çıkarak, eve geldik. Ama ev dediğimiz deyim yerindeyse saray yavrusu denilebilecek, iki katlı dubleks, yaklaşık bir dönüm bahçenin içinde, müthiş bir boğaz manzarasına sahipti. Sonunda eve gelmiştik..

Ev sahibi yavaş yavaş bizim için hazırlıklarını yaptı. Balkona çıktık. Önümüzde müthiş bir boğaz manzarası vardı. Hanımı ve iki çocuğu ise Fransadaydı. O yüzden de kendisi de, biz de rahat idik. Böyle güzel ve samimi bir ortamında etkisiyle rakıları peş peşe yudumlamaya başladık. Tam bu sıralarda gözüm ev sahibinin kütüphanesine kaydı. Hiç abartmıyorum, her halde sadece burada binden fazla kitap vardı. Sordum ; – Abi sen bunların hepsini okudun mu ? – “Tamamına yakınını okudum. Çünkü tamamına yakını dediğim kitaplar kendi aldıklarım ve kendi aldıklarımı bitirmeden bırakmam. Az bir bölümü de hediye olarak verilenler”…

Zaten kendileri entelektüel bilgisi çok yüksek olduğu belli olan bir insandı. Makina mühendisiydi ve tahsilini Almanya’da yapmıştı. Evet, maddi varlığı aileden geliyordu ancak çok belli ki aile varlığının üzerine çok şeyler koymuş ve epey ilerlemişti.

Şimdi gözüm beyefendinin duvardaki anne, babasının fotoğraflarına ilişti. Rahmetli babaları prof.unvanlı bir dahiliye doktoru, anneleri de özel bir okulda lise öğretmeni. İnsanların görünümü gerçekten asildi ki bu tanıştığımız evladından belli idi. Bu arada beyefendinin devasa kütüphanesinin bir rafı Karl Marx’ın üç ciltlik Das Kapitali, bir sürü sol yayınla doluydu. Bu beni çok şaşırttı ve gülerek hemen sordum ; – Abi bu kitapların siyasi fikirleri sana ve konumuna ters değil mi ? Bunlar bizim için, yani işçi sınıfı için. Senin bu varlıkla bunlarla ne işin var” dedim. Bana hafifçe gülümsedi ve dedi ki “- İşte bu bakış açısı her şeyi biraz daha zorlaştırıyor. Daha adil, daha özgür ve kaynakları daha eşit paylaşılan bir dünyaya engel olan Burjuva’dan daha fazla işçi sınıfının kendisidir. İşçi sınıfının çoğunluğunun aydınlanamayan gerici bilinci, devrimci bilincinin önüne geçmektedir. Buna bir örnek ; ben yaklaşık yirmi yıldır kendi işime sahibim ve fabrikamda elliye yakın işçi çalışıyor. Bunların hepsinin karakterini tek tek bildirim. Misal ; birisi geliyor çok basit bir nedenden ötürü arkadaşını bana şikayet ediyor ya da bir nedenden ötürü ispiyonluyor. Bu sadece bir örnek. Ben eminim ki fabrikamda bir grev olsa işçilerin belki ancak üçte biri ya da yarısı buna katılacak, diğer bölümü grev kırıcılığına girişip, arkadaşlarına ihanet edecektir.  Türkiye’de bir devrim olmamasının nedeni, bizzat işçi sınıfının ve onlara öncü olması gereken bin parçaya bölünmüş Sosyalist partiler ve sola yamanmaya, özdeşleştirilmeye çalışan bölücü bir harekettir ( neyi kast ettiğini sanırım anladınız ) Bu bağlamda ideolojik sorun yok ama bireylerin ve toplumun ağır ahlâkî ve vicdani sorunları vardır. Bu ahlâkî sorunların çözümünün adresi ise ne din, ne de ideolojidir. Çok başka şeylerdir” …

Tâbi burada ki derin sohbetin çok az bir bölümünü okuyucuyu sıkmamak adına kısalttım. Söz konusu kişiye Sosyalist ideoloji babasından düşünsel miras olarak kalmış. Ama o, bu ideoloji dışında insanın önce ruhsal ve zihinsel olarak bir temelinin olması gerektiğini söylüyor ve bu temel olmadan inşa edilecek her türlü düşüncenin yavaş yavaş önce bireyleri, sonra toplumu çürüteceğini belirtiyor ve ekliyor ; ruh/bilinç ve zihinsel gelişim dinlerle de olmaz diyor”…

Tam bu noktada bilgi üniversitesi rektörü büyük üstad Prof.Dr.Remzi Şanver’in şu önemli tespitlerini okuyalım ;

Söz konusu kişinin kütüphanesinde ayrıca Anarşist liderler ; Kropotkin, Bakunin, Malatesta gibi şahsiyetlerin biyografileri ve bazı eserleri bulunmaktaydı ki, iş adamı olması ve kapitalizmin göbeğinde duran bir kişinin kendi konumuna bu kadar zıt yayınları bolca bulundurması bir yana, bunlara sempati duyması, yer yer savunması gerçekten çok ilgi çekici idi. Şunu vurguluyordu özellikle ; “Tüm insanlar gibi bende ana, babamı kendi irademle seçmedim. Evet, elit ve zengin bir ortamda doğdum, büyüdüm fakat elimdeki imkânlar hiç bir zaman vicdânım ve sağ duyumun önüne geçmedi. Kendimi asla toplumun geri kalan yığınlarından soyutlamadan yaşadım. Toplumun genel sorunlarına duyarsız kalmadım”…

Doğru söylüyor zira, bu kişi ; İstanbul da bir hastanenin diyaliz bölümünün, onlarca diyaliz cihazını alarak hastaneye hibe etmiş,  Doğu Anadolu taraflarında 2 ilkokul yaptırmış, devlet bursu kazanan  fakat maddi imkânları yetersiz onlarca gencin masraflarını karşılamış, Tema vakfı ve Akut gibi kurumların çalışmaları için önemli bağışlar yapmış bir kişilikten bahsediyoruz..

Yaklaşık beş saatlik yoğun ve samimi bir sohbetin ardından söz konusu iş adamının evinden ayrıldık. Şimdi yıllar öncesine dönüp yazmaya karar verdiğimde, beynimde ayrıca bazı puzzle parçaları yerlerine yerleşmişti. Şöyle ki ; 90’lı yılların sonu, 2000’e gelindiğinde Türkiye her alanda dehşet bir tasfiye süreci yaşadı. Bu tasfiye süreci; siyaset, devlet bürokrasisi, ordu v.s.alanında olduğu gibi iş dünyasında da oldu. Türkiye de burjuva da el değiştirmeye ( servetler el değiştirmeye ) başladı. Çok güçlü ve köklü aileler/şirketler hariç kimi firmalar iflas etmeye, ettirilmeye başlandı. Deyim yerindeyse kurtlukta düşeni yediler ve hükümet (akp) yanlısı olmayanların servetlerine alaturka deyimle “çöküldü”…

Söz konusu iş adamı olacakları bilirmiş gibi, 2000 yılının başında hanımı ve iki çocuğu ile Fransa’ya yerleşti. Ancak maalesef yaklaşık beş yılın sonunda kanser rahatsızlığı sonucu vefat ettiği haberini aldım. Sanki sevdiğim bir akrabamı yitirmiş gibi üzüldüm. Zira entelektüel birikimi bu kadar yüksek kalitede olan bir kişinin erken sayılabilecek bir zaman diliminde yitirilmesi, başta ailesi ve tabi ki bu toplum ve ülke adına da bir kayıptı. Yine sonradan edindiğim bazı bilgilere göre, söz konusu kişinin Türkiye’de üzerine yoğun bir şekilde gidilmiş, bunaltılmış, deyim yerindeyse tasfiye edilmişti.

Size şaka gibi gelecek ama bu gün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere son yirmi yılda Türkiye’yi “mecburi” terk edenlerin oluşturduğu bir diaspora oluştu. Çoğunluk yanlış bilir ; insanların önemli bir bölümü daha iyi para kazanmak ve daha konforlu yaşamak için vatanlarını terk etmezler, adalet ve hukukun ırzına geçildiği için terk ederler. Adalet ve hukuk bir devletin ve toplumun temelidir. O temel olmadan ülkeyi hangi ideolojik rejim adı altında yönettiğinizin zerre kadar önemi yoktur. Bu gün Türkiye tahminlerinizin ötesinde feci bir beyin ve sermaye göçü ile karşı karşıya kalmıştır. Bu vahim durum, ülkemiz için son derece trajik, çok berbat bir durumdur. Sadece söz konusu bu kişinin Türkiye dışına göç etmesi bu vahim tabloya sadece bir örnektir.

Toplumdaki çürümüş zihniyet ve onun yansıması olan iktidar düşünsel ve fiziksel tüm hatları ile bu ülkeden kazınıp, tasfiye olmadıkça değişen sadece iktidarlar ve başlarındaki oligarklar olacaktır…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s