EKLEKTİK PRAGMATİZM / TÜRKİYE DE TOPLUM PSİKOLOJİSİ

Değerli Dostlar..

Yaşınız özellikle 40’ın üzerine ilerleyince, daha doğrusu bu süreçle birlikte dolu dolu yaşanmışlıklar, tecrübeler üst üste birikince, bu birikimin sonucunda insan ve yaşam üzerine bir takım yorumlar ve betimlemeler yapmaya cür’et edip, işte benim gibi bir takım şeyleri naçizane karalamaya başlıyorsunuz..

Bu pratik yaşanmışlıklar üzerine bir de daha geniş çapta içinde bulunduğunuz toplumu anlamaya ve sorgulamaya çalıştığınız zaman, bu birikim içinizden taşarak anlatıma ve yazıya dökülüyor..

2020 bitiyor ve Türkiye maalesef hala 3.Dünya ülkeleri liginde bir ülke. Toplumun çoğunluğu bölünmüş, empati duygusundan uzak, nobran, ataerkil, ne birey, ne de toplum kendisi ile barışık olmayan bir psikoloji içerisinde. Fakat yaklaşık 10, 15 sene önceki toplumun sosyolojisi ile ilgili yaptığım bazı tespitlerde şimdi bir miktar hatalı tespitler yaptığımı anlıyorum. Önceden toplumun en azından sadece bir kesiminin sorunlu ve tehlikeli olduğunu düşünüyordum. Oysaki toplum yaşayan organizmalar bütünü, beden gibiymiş. Bedenin bir yerde rahatsızlığı varsa, tedavi edilmez ise diğer organları da etkileyecektir. Ayrıca dıştan görülebilen, bilinen rahatsızlığın olduğu organın, aslında diğer başka bir organın görünmeyen bir rahatsızlığından dolayı oraya sirayet ve etki ettiğini bilemeyebiliriz. İşte o yüzden işinin ehli uzman sosyologlar ( Toplum Bilimciler ), felsefeciler ve psikologlar, aslında bireyin ve toplumun etik, ahlak ve bilinç doktorudur. Tamam. Sayısal ve fen bilimleri elbette çok önemlidir. Ancak etik ahlak, bilinç ve empati yoksunu bir toplum nereye doğru gider ? Böyle bir toplum elbette, yinede teknoloji üretebilir, alt yapı geliştirebilir. Örnek ABD, İngiltere v.b. ve bir kaç ülkenin diğer 3.Dünya ülkelerine göre teknolojileri ve alt yapıları çok üstün olabilir. Ancak söz konusu değerlerden uzak, sömürüden elde edilen sermaye ile geliştirilen teknolojik ilerlemeler göreceli ve hormonlu gelişmeler olacaktır. Misal, Einstein’in formüle edip bulduğu kütle-enerji eşdeğerliği ( E = mc2 ) bilgisi daha sonra ABD tarafından atom bombası olarak geliştirilip , Japonya’da yüz binlerce kişinin yaşamını yitirmesine, daha fazlasının sakat kalmasına, uzun yıllar toprağı ve bitkileri olumsuz etkileyecek zehirlenmelere yol açmıştır. Diğer bir örnek ; İngiltere’nin eski sömürgelerinden olan Hindistan’da yerli halka yaptığı akıl almaz katliam ve işkenceler meşhurdur. Aynı şekilde Fransız burjuva devrimi temelde müthiş bir aydınlanma ve sanayi devrimini beraberinde getirerek, orta çağ feodalitesini yıkıp, insanlığın ilerlemesine şüphesiz çok büyük katkıda bulunmuştur. Ancak sonrasında tüm Avrupa da Kapitalizm gelişmiş ve tüm dünyayı bu sistem ele geçirmiştir. Bana göre insanlığın ve gezegenin başına gelmiş, geçmiş en büyük felaket bu sistem : Kapitalist/Neo-Liberal sistemdir. Kapitalizme karşı maalesef ki, 1800’ler de başlayan kaba materyalizm ve aynı dönemde Marx/Engels ile başlayan Sosyalist rüzgâr ve 1917 de ki Sovyet Sosyalist devrimi de, insanlığın vahşiliğine ve elitlere hizmet eden Kapitalizme kesin bir çare olamadı. Sadece Dünya’nın iki kutuplu olarak bölünmesi göreceli olarak insanlığa biraz nefes aldırdı ve 90’lara gelindiğinde bu nefes kesildi. Böylece Kapitalizm gezegen çapında küresel hakimiyetini resmen ilan etmiş oldu ve Türkiye gibi 3.Dünya ülke halkları bu süreçten feci şekilde etkilendiler. İşte Dünya halklarındaki toplumsal çürüme bu evrede başladı.

Konunun detaylı anlaşılması için mecburen kısa bir yakın dünya tarihinden kesit sunduktan sonra ülkemiz özeline dönüyorum.

Gördüğünüz gibi genelde Dünyada, özelde ülkemizde sizden uzak bir yerlerde yaşanan olumsuz, kötücül ve dramatik olaylar doğrudan olmasa bile dolaylı olarak hepimizi etkilemektedir. Sadece bilinci kapalı, empatiden yoksun, farkındalık hissiyatından uzak olanlar, başlarına gelecek olan felaketi ancak son anda, yaşayarak anlayabilmekte ve anladığı anda bu son anlaması olabilmektedir. Bu söylediklerimle örtüşür biçimde, büyük saygı duyduğum değerli bilim insanı Zoolog Prof.Dr.Ali Demirsoy bakın ne diyor ; “Akılcı ve bilimsel yaklaşımlarla gelecekte olabilecek muhtemel olumsuzlukları ön görüp, önlem alan ya da almaya çalışan bireylere biz “insan” diyoruz. Diğer şekilde sadece yaşayarak öğrenenler insan görünümlü olsalar da onlara da “hayvan” diyoruz”…

  • Maalesef toplumumuzun önemli bir bölümü akılcı ve bilimsel yaklaşımlardan uzaklaşmakla birlikte benim bundan daha tehlikeli gördüklerim ; Empati yoksunluğunun toplumun tüm kesimlerine yayılarak, insanların birbirlerini anlamaya çalışmaları yerine, farklılıkların çatışma olarak algılanıp cepheleşmeleri..
  • Birey ve toplum gruplarının hür ve bağımsız bir akılla değilde, birbirlerini sadece din,mezhep,etnik, ekonomik sınıf ve ideolojik farklılıklar üzerinden tasnif ve tarif etmeye çalışıp, kendine göre değer biçmesi ve yine bireyin kendini sadece bu göreceli ve sahte algılarla bilinç altına sürekli ve sistematik pompalanan naylon değerler üzerinden tanımlamalar, tarifler yapmaya mecbur hissetmesi ya da buna hizmet edecek bir iklimin yaratılması..
  • Kapitalist sistem tarafından bireyin ve toplumların bilinç altlarının erozyon’a uğratılması. Yani ; “sadece kendi” olması, “sadece insan” olmasını hissedebilmesi ve farkına varmasının önüne geçilmesi. Bunun için sosyal medya, tv, gazete, siyasetçiler, din adamları v.b. çok çeşitli yoğun asimetrik saldırı ve propagandalarla bilinç altı kirliliği yaratılması.. Bu anlattıklarım sadece tek bir şeye hizmet ediyor ve işaret ediyor : Alt komşular birbirlerini boğazlarken, üst komşuların sevinçten ellerini ovuşturması gibi düşünün. Küresel / Elitist sermaye için sizin etnik, dinsel,mezhepsel ve ideolojik aidiyetleriniz umurlarında bile değil. Tam aksine sizin sanki hür iradenizle seçtiğinizi düşündüğünüz ve bunlar üzerinden ayrıştığınız bir çok düşünceyi onlar üretti ve sizi bir matrix içine hapsettiler. Olan, biten büyük oranda bu..

PEKİ ÇARE NEDİR ? EMPATİ VE EKLEKTİK PRAGMATİZM NEDİR ?

Empati en kısa tanımıyla ;

Empati veya eşduyum, bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kendi duygularını başka nesnelere yansıtmak anlamında da kullanılır.

wikipedia

Biraz daha açalım ; kendinize tam zıt fikirde olan biri ile ya da kendi cephenizden olumsuz bir eylem/davranış içinde olan birinin o davranışını hemen ve ön yargı ile olumsuzlamaya geçmeden, öncelikle o kişinin size göre hatalı gördüğünüz zıt fikir ya da davranış eylemine niçin ve hangi şartlarda geçtiğini, hangi toplumsal iklim ve ortamlardan etkilenerek o fikir ve davranış eylemlerine niçin gerek duyduğunu düşünüp, kendinizi o kişinin yerine koyup, tam bir adaletli düşünce ve duygu hali ile düşünebiliyorsanız, işte siz empatik ve esnek bir düşünce sisteminde düşünebilme yeteneğine ulaşmışsınız demektir. ( Empati ; kötü amaçlar için kullanıldığında bunun diğer tanımı : “Manipülasyon” dur. Ayrıca “Parapsikolojik Empati” çeşidi vardır..)

EKLEKTİK VE PRAGRAMATİZM NEDİR ? VE NASIL KULLANABİLİRİZ ?

Öncelikle “eklektik” ve “pragmatizmin” kısaca tanımlarını yapalım.

Eklektik ( Eklektizm ); Türk dil kurumuna göre sözlük anlamı, “seçmecilik” demektir. Felsefi bir terimdir ve Yunanca’dan “eklotos” yani seçilmiş kelimesinden türetilmiştir. Eklektizm aynı zamanda sanat ve psikoloji alanlarında da kendine yer bulmuş bir kavramdır.

Eklektizm , farklı felsefe veya sanat sistemlerinden alınan unsurların, bir başka sistem içinde fayda sağlamak için tekrar kullanılması olarak özetlenebilir. Özellikle sanat alanında bu kavram karşımıza çıkmaktadır. Sanattaki farklı üsluplardan değiştirilmiş unsurların yeni bir tasarım ya da düşünce akımı oluşturmak için ele alınmasını ifade eder.

Eklektizm, aynı zamanda psikoloji alanında da şu şekilde kullanılabilir; kişilerin zihin ve davranışlarını incelerken, tek bir psikoloji ekolü yerine, misal ; sadece Freud, sadece Nietzsche ya da sadece Jung v s değil, gerekirse bu yaklaşımların hepsinden bir parça harmanlayarak o andaki probleme göre karma bir psikolojik çözüme gitme de kullanılan yöntemdir.

Yine Eklektizm; farklı felsefe ve öğretilerin bir başka sistem içinde birleştirilmesi de “felsefe de eklektik” yöntemdir.

Kısaca özetin, özetini söylemek gerekirse; din gibi kuralları asla değişmeyen kimi inanç, öğreti yada ideolojileri tamamen yok saymak yerine, bunların içinden o anın, zamanın problemini çözmek için hepsinden yararlanıp, faydalı bir senteze gitmeye çalışmak olarak da özetleyebiliriz.

Pragmatizm : Felsefede, faydacılık, yararcılık, gerçeğe ve pratiğe dönük uygulamacılık anlamında felsefi bir akımdır. Filozof William James tarafından popüler hale getirilmiştir. Pragmatizme göre gerçeklik ve doğruluk insanın bakış açısından, kanaatlerinden, dolayısıyla da eylemlerinden bağımsız değildir..

Düşünceme göre ; dinlerin, öğretilerin, ideolojilerin birbirlerini kıyasıya tümden yanlışlaması ve yok sayması yerine, işte ‘Eklektik ve Pragmatist” bir yaklaşımla büyük ve görülmemiş bir insanlık barışı ve dayanışmasına doğru girmemiz gerekmektedir. Maalesef, özellikle büyük dinlerin “””değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dâhi edilemez””” dedikleri kimi ortodoks/katı anlayış ve kavramları esnetmeleri ve değiştirmeleri gerekmektedir. Prensipte büyük dinlerin tamamen yok edilmeye çalışılmasına karşıyım. Bu, yarayı dahada azdırabilir. Bunun yerine büyük bir “din baharı ve revizasyona” gidilmesi gereklidir..

Buna göre ;

Sosyalizm ;

Spartacus’lerden, Karmatiler’e, oradan Babailere ve günümüze kadar Sosyalizm, insanlığın kızıl şafağıdır. İnsanlığın bir ayağa kalkışıdır. İnsanlığın tarihsel diyalektik birikimidir ve çok değerlidir. Her ne kadar Marx ve Engels tarafından sistemlestirilip, tahkim edilse de, insanlığın ortak ideolojik mirasıdır ve yararlanılmalıdır..

Anarşizm/Anarko Sosyalizm;

Her türlü otoritenin, devletleşmenin ve bunların şu ya da bu niyetle getirdiği tahakkümün en sonunda çürümeye yol açacağını savunan Anarşizm düşüncesidir. Bakunin, Durruti, Malatesta ve Kropotkin gibi yaşamlarını insanlık için fedâ etmiş, barikatlar da alev, duman ve kurşun yağmuru altında çalışmış, hem teorik hem militan kişiliklerdir. Bunların içinden özellikle, yüce kişilikli, bilge insan “Kropotkin” i çok severim. Kendilerinin “Karşılıklı Dayanışma” isimli eserini okumanızı önemle öneririm..

Semavi ( İbrahimi Dinler )

Bu konuda çok değerli elit felsefeci Prof.Dr.Ahmet Arslan’ın şu görüşüne yakınım : “Ben dinlere inanmıyorum. Ancak din düşmanı da değilim. O çok başka bir şey. Eğer bu dinler olmasa idi, insanlık bu günkü uygarlık düzeyine gelemezdi”… Bu dinlerle ilgili birinci yakın olduğum görüş..

Bildiğiniz gibi insanlık tarihinin en fazla gelişme gösterdiği dönemlerden biriside “Rönesans Çağıdır”.. Ancak Rönesans’ın , Hermetik gelenekten epeyce etkilendiği bilinmektedir. “Hermetik gelenek ve Rönesans ile olan bağları” çok uzun ve ayrı bir konu olacağından, semavi dinler konusu ile Rönesans ve Hermetizm’i şu şekilde ele almak durumundayım.

Bildiğiniz gibi üç büyük ataerkil semavi dinde, Sümer dini, Zerdüşt ve Mitra gibi dinlerden çok yoğun etkilenmiştir. Hatta bazı söylem ve ibadet şekilleri neredeyse aynı gibidir. Ancak insanlığın inanç birikimi bunlardan da eskidir. Antik çağlar ve öncesindeki Hermetik gelenek ve Paganizm ( Wicca/Wiccan/Cadı ) inanç gelenek ve sistemleri her ne oldu ise neredeyse bir anda oldu denebilecek bir sürede insanlığın hafızasından silinmiş, hemen akabinde bu ataerkil üç büyük din ortaya çıkmıştır. Misal ; Astronom ve Felsefe bilgini ve aynı zamanda Pagan olan Hypatia’nın İskenderiye deki kütüphanesi çok vahşi bir biçimde yakılmış ve yağmalanmış, içinden çok az bilgiler kurtarılabilmiştir. Dünya’da buna benzer bir çok kıymetli bilgiler yok edilmiştir. Bunlar bir tesadüf olabilir mi ?

Dinler konusunda son söyleyeceklerim :

Büyük dinler ve bağlıları, önce Sümer, Zerdüşt köklerini büyük bir olgunlukla kabul etmeli ki bu bir eksiklik değil aksine zenginliktir. Sonra asıl gnostik kökleri olan antik çağlardaki Hermetik/Paganik köklerini ve onların devamından başka bir şey olmadıklarını kabul etmelidirler.

Dindar insanlar; sizlere sesleniyorum : bu söylediklerimizi tüm insanlığın mutluluğu, huzuru ve refahı adına yapmanızın zamanı gelmedi mi ? Sizin saçma ve anlamsız inadınız mı önemli olan, yoksa insanlığın tümünü kapsayan barış, esenlik ve mutluluk mu ?

Köhnemiş ve çürümüş inançlarınızın gerçek gnostik köklerine dönün ve hepiniz barışın. Evrensel kardeşlik ve yükseliş için bunu ya yapacaksınız ya da zamanın acımasız çarkları zaten sizi o noktaya götürecek. Er ya da geç…

Son olarak ;

Yaşlı gezegenimiz artık sizleri taşıyamıyor. Nedir bunlar ? Üzerindeki her şeyi acımasızca sömüren elitleri ve sadece kağıt üzerinde adı “ulus/devlet” kalmış olan, sonuçta elitlere hizmetten başka hiç bir fonksiyonu kalmayan, ama adına hala “devlet” denilen çürümüş oligark/mafya organizasyonlarını bu gezegen kaldıramaz…

Çare ;

Elitlerin kontrolünde yeni bir çağdaş kölelik sistemine evrilecek tek dünya devleti değil , gerçekten iyi ve seçkin, bilge kişilerin ortak yönetiminde bir Dünya Konfederasyonu Birliğine acil gidilmesi gerekmektedir. Bu tek bir dünya devleti değil. Bu Dünya Konfederasyonu yönetimi; hiç bir devlet ya da insan topluluğunun bir diğeri üzerine maddi, manevi ve kültürel baskı ve sömürü uygulayamaz hale getirildiği yeni bir dünya düzeni, yeni bir insanlık projesi. Aynı Zeitgeistlerin bahsettiği “Venüs” projesi gibi ama çok daha ileri düzeyde bir düzen. Buna insanlığın level atlaması gibi bir sistem diyebiliriz. Önümüzdeki günlerde bu dünya konfederasyonu konusuna daha geniş çaplı bir yazı dizisi şeklinde değineceğiz…

Timur Türker

KENTLERİMİZİN DERİNLİKLERİNDEKİ AZRAİL CAN ALMAYA GELİYOR.

İlk defa görüşlerime çok yakın yazan birine rastlıyorum. Bu yazıda neredeyse tüm çözüm önerileri var. İdeolojilere ya da dini inançlara dogmatikçe takılı kalmadan, önce sadece insan olmanın farkındalığı var bu yazıda. Toplumun en küçük birimi mahalle, köy gibi yerlerden halk meclislerince yönetilmesi yani öz yönetim müthiş bir şey. Yazıda kendime göre bir diğer hissettiğim ; Sanki Anarşizm ideologlarından Kropotkin ile insan bilinci ve hür düşünce konusundaki çalışmaları ile tanınan meşhur filozof Krishnamurti kafa kafa verip süper fikirler ortaya çıkarmış gibi hissettim. Gerçekten arşivlik, müthiş bir yazı. Elinize, emeğinize sağlık…

yalansız

Dayanışma: Birlik olmak, yan yana olmak…”

İbrahim Özkurt

Son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim. Başta İstanbul’un yurttaşları ve tüm ülkem halkları bir saniye bile beklemeden, önce deprem gerçeği olmak üzere yaşamın her alanına ilişkin politik kararlarımızı kendimiz vermeli belediyelerimizi de, kentlerimizi de ülkeleri de kendimiz yönetmeliyiz. Zira deprem önlemleri, küresel ısınma, emek sömürüsü, doğanın talanı ve sömürüsü vb. gibi yaşamımıza dair her konuda kararları sermayenin hizmetindeki devlet yöneticileri veriyor. Verirlerken de insan hayatını asla düşünmüyorlar. Zira yaklaşan İstanbul depremi ve olası diğer bölgelerdeki depremlere yönelik günümüze değin tek önlem almadılar. Almadıkları gibi topladıkları paralarımızın bile hesabını vermemekteler. Bu, devlet yöneticilerinin fütursuzca ölümümüzü izlemekten başka bir şey yapmayacakları anlamına gelmez mi?

View original post 1.148 kelime daha

Sizler için seçtiğimiz, izleyip, tecrübe ettiğimiz Youtube Kanalları Hakkında Kısa Bilgiler / 2 (Muhalif Youtube Kanalları )

POLİTİKA VE GÜNDEM / “””Önemli Not !!””” Bu konuda aşağıdaki kanalları izlemeden önce okunmasını tavsiye ettiğimiz bir not linki >>> “”Politika ve Gündem””

>>> HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ YOUTUBE KANALI : Aslında konu her ne kadar “Politika ve Gündem” ile ilgili Youtube kanalları olsa da, siyasi hiç bir partiye yer vermemeyi düşünüyordum fakat sonuçta partide olsa, partinin muhalif bir youtube kanalı var ve kanal oldukça iyi ve güncel. Ayrıca Sol/Sosyalist camiada ciddiye aldığım ve önemsediğim tek legal Sosyalist parti HKP.. Sosyalizm ideoljisi ve Sosyalist ideolog Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nın düşüncelerini öğrenebileceğiniz en iyi Youtube kanalı. Abone olup, izlemenizi önemle tavsiye ederim. Ayrıca yine HKP’nin http://www.turkiyedireniyor.org/ web sitesinde çok kaliteli ve akademik düzeyde makaleler, yazılar yayınlanmakta..

>>> MEMDUH BAYRAKTAROĞLU : Kendine özgün eklektik ve pragmatist fikirleri olan, bu fikirler doğrultusunda kendisini “Liberal/Sosyalist” şeklinde tanımlayan politik Youtuber. Geçmişte Tansu Çiller ve kamuoyuna mal olmuş önemli siyasilere danışmanlık yapmış olan gazetecidir. Youtube camiasında, “Memduh Dede” ya da “Memduh Amca” şeklinde tanınan, son derece kibar, iktidara olan eleştiri ve muhalefeti bile son derece ölçülü ve deyim yerindeyse ne dediğini çok iyi bilen, edebiyat, felsefe ama özellikle iktisadi konularda derin bilgi ve tecrübeleri olan, yüksek kültürlü bir insan. Videolarını ara ara fıkralarla ve kendi sesini kullandığı Türk sanat müziği ile zenginlik katar. Böylesine yapıcı muhalefet yapan bir kişiyi bile bu iktidarın bir kaç defa mahkemeye verdiğini ayrıca belirtelim. Politik Youtube muhalefeti ve gündemi takip etmek adına izlenmesini tavsiye ederim…

>>> SABAHATTİN ÖNKİBAR : Uzun yıllar Türkiye gazetesi/TV, en son D.Perinçek tayfasının Ulusal kanal ve Aydınlık gazetesinde çalışıp, buranın gerçek yüzünü görüp, ayrılan çok önemli ve tecrübeli bir gazetecidir. Zaman zaman nokta atışı dediğimiz son derece stratejik istihbarat ve kulis gazeteciliğinde oldukça ustadır. Geçmiş videoları izlenir ise bir çok siyasi olayı önceden ön görmüş olduğu görülecektir. Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, sadece bilgilenmek için bile izlenebilir. Anlatımı güçlü ve herkesin anlayabileceği bir üslup ile yayınlarını sürdürmektedir…

>>> CAN ATAKLI : Cesur ve sözünü esirgemeyen, kalemini satmayan namuslu ve tecrübeli gazetecilerden biri de Can Ataklı’dır. Youtube kanalı hariç ayrıca TELE1 TV de kendine has üslubu ile sabah programları yapmaktadır. Can Ataklı sık sık sosyal medyada linç edilmek istenen, iktidarın nefret ettiği gazetecilerin başında gelmektedir. Hangi türden muhalif olursanız, olun izlemenizi tavsiye ederim…

>>> ZANKA TV : Ferit Atay’ın sunduğu, daha çok TV programı formatında, kamuoyuna mal olmuş önemli siyasetçi, bürokrat ve tanınmış, emekli olmuş rütbeli askerler ile röportajlar halinde programlar yapan; önemli, ilkeli ve kaliteli bir muhalif Youtube kanalıdır. Önemle tavsiye ederiz. Özellikle gazeteci Ali Tarakçı, ekonomist Selçuk Geçer ve Deniz Kuvvetlerinden Emekli Amiral Türker Ertürk ile yayınlanan söyleyişiler izlenmeye değer…

>>> GAZETE DUVAR : Son derece kaliteli, bağımsız, objektif muhalif bir kanal…

>>> BİZİM TV : Lale Özan Arslan ve Şaban Sevinç’in sunduğu, yine TV programı konseptinde, kamuoyuna mal olmuş tanınmış gazeteci/yazarlar, bilim insanları, bürokrat ve sanatçılarla yapılan röportaj ve söyleyişi tarzında yayınlar yapan ve elbette iktidara muhalif olan ve muhalif kimselerle programlar yapan izlenesi, kaliteli bir Youtube kanalı…

>>> MEDYASCOPE : Başta Ruşen Çakır olmak üzere çeşitli bağımsız gazetecilerin, TV programı havasında, çoğu kez tanınmış muhalif siyasetçi, bürokrat, bilim adamı ve sanatçılarla röportajlar yaptığı profesyonel işletilen muhalif bir Youtube kanalı...

>>> KORSİKALI HIDIR / SESLİ GAZETE : Fransa / Korsika’da yaşayan, muhtemelen oraya iltica etmiş bir kişi. Olağan üstü yaratıcı espri ve feci iğneleyici muhalif bir üslup kullanır. Çok sık kullandığı “Ümmetinin Lideri”, “Berbat Albayrak”, “Gestapo Şefi” gibi ilginç söylemleri kullanır. İktidara keskin bir muhalifliği mevcuttur. Türkiye’de olsa daha ilk yayınından sonra iktidar yandaşları tarafından linç edilme ya da sonsuza kadar kodeste tutulma ihtimali çok yüksek bir kişilik. Keyifle, gülerek ve düşünerek izleyebilirsiniz…

>>> CEVHERİ GÜVEN : Yurt dışına iltica etmiş muhalif diaspora gazetecilerinden biriside Cevheri Güven’dir. Yakın zamanda kendi kanalında anlatımıyla ; Türkiye’de 2015 yılında Nokta dergisi genel yayın yönetmeni görevini sürdürürken, derginin kapağında ki bir haber yüzünden 25 yıl hapis cezası ile aranmaya başlanmış, ancak 15 Temmuz 2016 sürecinden sonra Almanya’ya iltica etmiştir. Son yayınladığı videolardan “Beşli Çete” isimli videoyu önemle tavsiye ederiz…

>>> AHMET NESİN : Şu an Fransa da yaşayan Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin. Bir diaspora gazetecisi daha. Son derece önemli, çok kritik muhalif yayınları var. Sanırım uzun uzun anlatmaya gerek yok. Kanalı incelemek ve izlemek gerekir…

Muhalif YouTube kanalları için son olarak söyleyeceklerimiz ;

Ayrıca yine yurt dışı muhalif diaspora gazeticilerin oluşturduğu Youtube kanallarından “MoonStarTv” ve “Bold Medya” yı izlemenizi tavsiye ederim. Bunların video liste linkleri iktidar tarafından engellendiği için paylaşım yapılamamakta, ancak belirtilen isimleri ile YouTube da arattığınız zaman, o an ki son güncel videolarını izlemek mümkün oluyor..

Sizler için seçtiğimiz, izleyip, tecrübe ettiğimiz Youtube Kanalları Hakkında Kısa Bilgiler / 1

Değerli Dostlar

Türkiye’de ve dünyada sosyal medyanın en önemli ayaklarından biri olan Youtube, kurulduğundan bu yana devasa bir izleyici kitlesi ile büyüdü ve adeta ülkemizde bir”Youtuber” piyasası oluştu. Öyle ki, düzenli ve kaliteli video/canlı yayın içerik oluşturanlar ciddi maddi gelirler elde etmeye başladılar. O hale geldi ki bazı Youtube kanalları bulundukları ülkelerde ki TV kanallarının reytinglerini aştılar. Bunu iyi bir gelişme olarak görüyoruz. Zira Youtuber’lar her hangi bir patron v.s. baskısı olmadan, ezici çoğunluğu hür iradeleri, belli bir bilgi birikim ve tecrübeleri ile özgür yayıncılık yapabilen insanlardan oluşmakta.

İşte size bu yazımızda, bilim ve teknolojiden sanata, ezoterizm ve okültizmden felsefeye, yemek tariflerine, serbest youtuber’lar ve muhalif içerikler üreten önemli ve izlenmeye değer bulduğumuz Youtube kanallarını sizler için kategoriler halinde tanıtıyoruz. Yazı dizisi halinde devam edecektir..

  • Serbest Youtuber’lar

>>> RUHİ ÇENET : Yaklaşık 8 yıldır çok çeşitli ve ilginç konularda Youtube ve Vlog videoları çeken Ruhi Çenet, Türkiye Youtube kanalları’nın en renkli simalarından birisi. İzlerken keyif alacağınızı düşündüğünüz serbest türde bireysel bir Youtube kanalı. 5 milyon küsür abonesi mevcut...

>>> OĞUZ SASİ : Yayınlarında gün yüzü görmemiş espriler yapan, bazen ciddi, çoğu zaman esprili, son derece doğal ve samimi bir kişilik. Oyunlar ve teknoloji dünyasını neredeyse an ve an takip eden birisi. Son derece ilginç, yüzünüzü güldürecek ve düşündürecek yayınları var

>>> EMRE DURMUŞ : Dünyayı dolaşmak mı istiyorsunuz ? Ancak buna ne zamanım var, ne de ayırabileceğim maddi kaynağım yok mu diyorsunuz ? O halde Emre Durmuş’u izlemenizi önemle tavsiye ederiz. Seyahat Youtuber’ı olarak oldukça başarılı...

>>> MERT SEZER : Yine çok başarılı ve bilgilendirici bulduğumuz bir gezgin Youtuber daha

>>> VARUNA GEZGİN : Youtube da henüz 1 yıllık bir kanal. Fakat kanalı kuranların uzun senelerdir var olan bir de web sitesi var : http://www.varunagezgin.com/ Bir grup gezginin seyahat anı ve deneyimlerini anlatıyor. Seyahat konusunda oldukça başarılı, sempatik insanlar. İzlemenizi tavsiye ederiz..

>>> BARKIN’LA DOĞA AŞKINA : Kampçılık ve Doğa gezileri ile ilgili oldukça başarılı bir kanal...

>>> METİN SAKA : İsviçre de yaşayan Metin Saka’nın yaşadığı ülkeyi tanıtan kanalı. Görebildiğimiz kadarıyla İsviçre ile ilgili Türkçe tanıtım yapan en iyi Youtube kanalı..

>>> CUMARTESİ DAĞCILARI : Kamp çadırı tavsiyesi ararken bulduğum bir kanal. Kanalın kurucusu Barış bey, kampçılık ve doğa gezilerinin yanında; çadır, uyku tulumu, çadır matı gibi kamp ekipmanlarını, çeşitli markaları bizzat doğada deneyimleyip, tanıtıyor. Özellikle ekipmanlar hakkında tavsiyelerini izleyebilirsiniz...

>>> BİZ EVDE YOKUZ : Duygu&Bilgehan çiftinin Dünya turu, anıları ve izlenimleri. Seyahat ettikleri ülkelerin kültürlerini, yemeklerini, mimarilerini ve daha bir çok özelliklerini hiç sıkılmadan izleyip, bilgi alabileceğiniz başarılı bir seyahat kanalı daha...

>>> IŞIL KARAÇOR : Işıl hanımın yurt içi ve yurt dışı gezilerini, kimi zaman vlog çekimleri halinde yayınladığı kanalı olukça başarılı. Anlatım kompozisyonu oldukça iyi…

>>> GÖKHAN YILDIRIM : Gökhan bey oldukça başarılı Dünya seyahati gezginlerinden. Ancak kanalında özellikle Kuzey Kore, Sri Lanka ve Hindistan deneyimlerini izlemenizi tavsiye ederiz. Önemli işler çıkarmış. Seyahat, gezgin konularında hiç sıkılmadan izleyebileceğiniz bir kanal..

>>> YIRTIK PANTOLON : Yine bir Dünya seyahati kanalı. Kanal özellikle Nepal, Laos, Hindistan, Bangladeş, Tayvan gibi Güney Doğu Asya gezileriyle ön planda. Gezilerinde çoğu zaman tehlikeli risklere giren Oğuzhan bey anlatımlarında oldukça başarılı…

>>> FİKRET AKPINAR : Dünya ve Türkiye seyahatleri gerçekleştiren Fikret Akpınar’ın Vlog ağırlıklı kanalı. Gezilerini oldukça renkli ve güzel anlatıyor. Görseller, fotoğraflar ve teknik oldukça iyi. Kanal ayrıca Dünya seyahati yapmak isteyenlerin en hesaplı şekilde nasıl bir yol izleyebileceklerini anlatıyor. Kanal, “hakkında” bölümünde bu konuya ayrıca vurgu yapmış. Seyahat konusunda atlanmadan incelenmesi ve izlenmesi gereken bir kanal..

Kandilli de Bir Şövalye ( Zenginliğin ve Fakirliğin Ötesinde )

Değerli Okurlar..

Bu kez size bire bir yaşamış olduğum, yaklaşık yirmi dört yıl önce ki bir anımı anlatacağım. Yalnız bu anı da, şu anda hayatta olmayan baş kahramanın gerçek ismini, kişilik hakları ve ailesinin böyle bir blogta söz konusu kişinin adının geçmesini istemeyeceğini düşündüğümden dolayı bu kişinin, bazı kuruluş ve bazı firmaların adını yayınlamayı doğru bulmadım. Zaten yazı da kişi ve kuruluşların isimlerinin hiç bir önemi yok. Önemli olan gelişen çok ilginç olayların örgüsü, dün gibi hatırladığım diyaloglar ve tüm bunlardan okuyucunun genel bir anlam ve ders çıkarmasıdır..

Sene 1996 Mayıs başları.

Yaklaşık bir yıldır Kadıköy’de bir gümrükleme firmasında karnesiz olarak daha çok Karaköy İstanbul Gümrükleri Baş Müdürlüğü ağırlıklı olmak üzere Istanbul gümrüklerinde iş takibi ve ofis boy olarak çalışıyordum. O dönemde bilişim teknolojisi bu kadar ilerlememiş, özel sektör o döneme göre bir miktar hızlı ilerlese bile, T.C devlet bürokrasisi’nin en önemli ayaklarından gümrükler henüz hantal bir durumda olup, AB ve diğer ileri ülkelerin standartlarının çok gerisindeydi. Veznede, tahakkuk da vs..vs sistemler sık sık gelip, gider bu da önemli zaman kayıplarına, saç, baş yolucu bunalımlara neden olurdu.. Sinirleri ve sabrı sağlam olmayanların yapabileceği bir iş değildi. Ayrıca farklı bir karakter gerektiriyordu. Lise’den sonra ne karakter yapıma, ne de ruhsal durumuma uygun olmayan bu işe savrulmuştum. Bu işte maaşlı çalışanların ve bu işe sahip olanların geneliyle de hayata bakış, anlayış, kavrayış mantalitelerimiz çok farklıydı. Aslına bakarsanız bu ülkenin önemli bir bölümüyle de bir türlü barışamayan bakış açılarımız vardı. Ama asıl sorun farklı bakış açılarımız değildi. Şimdi, özellikle bu gün, farklılıklar içinde bir arada yaşamamızın köprüleri de bir bir yıkılıyordu. İnsanların bir bölümünün kapalı bilinçlerine, nobranca orta doğumsu ataerkil, kaba, saba davranışlarına, her şeyi kurnazca halletme alışkanlıklarına, arabesk kültürlerine sinir oluyor, lanet ediyordum.

Bu yazı başlığında dediğim gibi toplumun bütününe baktığımda “zenginliğin ve fakirliğin yani ekonomik sınıflaşmanın ötesinde hoşlanmadığım çok başka şeyler vardı. Düz mantık mantalitesinde her şeye basit baktığınız da bir sorunun çözümünde mesela “şunu şöyle yap, bunu böyle yap, tamam, bitti” gibi basit ve sığ çözümler zannımca işe yaramıyordu, yaramayacaktı..

Böyle bir girizgâh yaptıktan sonra gelelim hikâyeye..

Mayıs ayının henüz başlarında, bahar aylarına hiç uymayacak bir sıcaklıkta bir gündü. Havada yoğun bir nem ve basınç hissediyordum. O gün yine, Karaköy Başmüdürlükte bana verilen rutin bir işi sabahtan bitirdim ve ofise dönüşe geçtim. Tabi o zaman cep telefonu bu güne göre epey pahalıydı ve sadece patronlar da ve şirket müdüründe vardı. Bize de sürekli iletişim gerektiren bazı kritik işlerde çağrı cihazı ya da telsiz veriliyordu. O günde bana telsiz verilmişti. O hafta şirketin en tecrübeli çalışanı izne çıkmış, şirket müdürü İstanbul dışı bir gümrüğe gitmişti. Geriye kalanların ne yardımcı karnesi vardı, ne de bu iki kişi kadar kanun, mevzuat bilgileri. İşte tam da böyle bir günde telsiz de patronun sesi yankılandı ; “Timur, ofise dönme, çok acil bir iş çıktı. Oradan bir taksiye atla ve Haydarpaşa gümrüğüne geç, beyannameyi yazdırıp, evraklarla ayrıca tecrübeli bir kişiye de yolluyorum” … dedi ve biz bu işi yaparız, yapamayız demeye kalmadan telsizi kapattı. İşin komik yanı ne gönderdiği kişinin, ne de benim orada tam bir tecrübemiz ve yetkinliğimiz yoktu. Örneğin sürekli gittiğim Karaköy Baş müdürlükte neredeyse tüm memurları tanımış, hem orada takip ettiğim işi, hem de memurların psikolojilerini çözmüştüm. Ancak şimdi burada tam tersiydi. Gönderdiği kişinin karnesi de yoktu, benim de. Neyse ki, şimdi bu günkü gibi bir otomasyon teknolojisi ve denetim henüz yoktu. Henüz bir çok işlem insan inisiyatifine bağlıydı.

Sonunda evraklar geldi ve kayıt, tescil vs işlemlere başladık. Ancak burada sizleri detaylarla boğmak istemediğimden, akla, hayale gelmedik aksilikler, pürüzler çıktı ve iş takibi esnasında defalarca Haydarpaşa Liman gümrüğüne bir takım dilekçeler yazdık. Burada anlatamayacağım kadar detayda pürüzlü bir işti. Gelen 40′ lık bir adet konteyner yük ( tarım ve bahçe makinalarıyla ilgili yedek parçalardı ) fakat bu ürünlerin bir bölümü Türkiye de işlenip, farklı aparatlar takılıp üçüncü bir ülkeye ihraç edilecekti. İşin diğer bir tarafı, bu iş sürekli olan, her hafta ya da her ay gelen sirkülasyonlu bir iş değildi. Yani çalıştığım gümrükleme firmasına kazanç sağlayabilecek bir iş değildi ve hatır, gönül için alınmış bir işti. Patron bu yüzden de fazla önemsemiyor ve takıldığımız bazı yerlerde arayıp, durumu iletmemize rağmen çok istekli davranmıyordu. İşin süreci çok ağır ilerliyordu. Konteyner iki haftadır limanda yatıyordu. Misal, eğer bir hafta daha kalır ise mal sahibi büyük zararlara ve müşteri kayıplarına uğrayacaktı. Ancak ne Patron doğru, düzgün ilgileniyor, ne yanıma gönderdiği kişi, ne de memurlar bir kolaylık sağlıyordu. Öyle ya ; Türkiye’de her şey rantın, paranın büyüklüğüne ve sıcaklığına göre kolaylaşıyor ya da zorlaşıyordu.

Tam da bu süreçte aniden aklıma bir fikir geldi. Bulunduğum semtte üç, beş tane gümrükçü vardı ve bunlardan tanıdığım biri, A karneli ve ayrıca mevzuat bilgisi, tecrübesi yüksek, bakanlıklara kadar eli, ayağı olan bir abimize durumu izah edip yardım istedik.

Türkiye gerçekten çok ilginç bir ülke,  bürokrasi de işinizi ya hatır, gönülle ya da maddi güçle hallede biliyorsunuz. Bizimkisi birinci taraftan oldu. Söz konusu abimiz uzun yıllardır tanıdığı muayene memuruyla görüşüp, ikna etti. Sonunda malı çekecektik. Patron mal sahibinin telefonunu bize verdi ve müjdeli haberi  iletmemizi söyledi. Çok ilginçtir ki patronlar hiç bir zaman kendisi gibi patron olan müşterisini elemanı ile muhatap etmez, iletişim bilgilerini vermezdi. Ancak ne olduysa, iş olumlu olarak sonuçlansa da görüşmek istemedi. Karşı tarafı arayıp müjdeli haberi ben verdim. Telefonda çocuk gibi sevinen, hiperaktif bir adam vardı. Malı çektiğimizi, mesai ücreti yatırdığımızı, akşam saat sekiz gibi konteynerin çıkıp deposuna hareket edeceğini, ona göre hazırlıklı olmasını ilettik. Kendileri de bize limana geleceğini ve akşam bizi evinde misafir etmek istediğini söyledi. İş hayatımda ilk defa böyle bir yemek teklifi almıştım. Mal sahibi beyefendi o yılın en son modeli Grande Cherokee bir jiple limanın girişinden bizi aldı. Biz den bir yirmi beş yaş büyük, spor giyimli, uzun boylu, dinamik görünümlü, saçları hafif kırlaşmış, ancak son derece esprili, samimi bir adamdı. Sanki bizi uzun yıllardır tanıyormuş gibi samimi davranıyordu. Bizi Kandilli de ki evine götürüyordu. Evine gidene kadar bir sürü fıkra ve espriyle gittik. Bu adamın yanında sıkılmak mümkün değildi. Beylerbeyinde alış, veriş için durduk. Ev sahibi bir büyük altınbaş rakı ve en iyisinden bir sürü mezeler alarak yola devam ettik. Sonunda labirent gibi bir kaç bayır ve yokuşu çıkarak, eve geldik. Ama ev dediğimiz deyim yerindeyse saray yavrusu denilebilecek, iki katlı dubleks, yaklaşık bir dönüm bahçenin içinde, müthiş bir boğaz manzarasına sahipti. Sonunda eve gelmiştik..

Ev sahibi yavaş yavaş bizim için hazırlıklarını yaptı. Balkona çıktık. Önümüzde müthiş bir boğaz manzarası vardı. Hanımı ve iki çocuğu ise Fransadaydı. O yüzden de kendisi de, biz de rahat idik. Böyle güzel ve samimi bir ortamında etkisiyle rakıları peş peşe yudumlamaya başladık. Tam bu sıralarda gözüm ev sahibinin kütüphanesine kaydı. Hiç abartmıyorum, her halde sadece burada binden fazla kitap vardı. Sordum ; – Abi sen bunların hepsini okudun mu ? – “Tamamına yakınını okudum. Çünkü tamamına yakını dediğim kitaplar kendi aldıklarım ve kendi aldıklarımı bitirmeden bırakmam. Az bir bölümü de hediye olarak verilenler”…

Zaten kendileri entelektüel bilgisi çok yüksek olduğu belli olan bir insandı. Makina mühendisiydi ve tahsilini Almanya’da yapmıştı. Evet, maddi varlığı aileden geliyordu ancak çok belli ki aile varlığının üzerine çok şeyler koymuş ve epey ilerlemişti.

Şimdi gözüm beyefendinin duvardaki anne, babasının fotoğraflarına ilişti. Rahmetli babaları prof.unvanlı bir dahiliye doktoru, anneleri de özel bir okulda lise öğretmeni. İnsanların görünümü gerçekten asildi ki bu tanıştığımız evladından belli idi. Bu arada beyefendinin devasa kütüphanesinin bir rafı Karl Marx’ın üç ciltlik Das Kapitali, bir sürü sol yayınla doluydu. Bu beni çok şaşırttı ve gülerek hemen sordum ; – Abi bu kitapların siyasi fikirleri sana ve konumuna ters değil mi ? Bunlar bizim için, yani işçi sınıfı için. Senin bu varlıkla bunlarla ne işin var” dedim. Bana hafifçe gülümsedi ve dedi ki “- İşte bu bakış açısı her şeyi biraz daha zorlaştırıyor. Daha adil, daha özgür ve kaynakları daha eşit paylaşılan bir dünyaya engel olan Burjuva’dan daha fazla işçi sınıfının kendisidir. İşçi sınıfının çoğunluğunun aydınlanamayan gerici bilinci, devrimci bilincinin önüne geçmektedir. Buna bir örnek ; ben yaklaşık yirmi yıldır kendi işime sahibim ve fabrikamda elliye yakın işçi çalışıyor. Bunların hepsinin karakterini tek tek bildirim. Misal ; birisi geliyor çok basit bir nedenden ötürü arkadaşını bana şikayet ediyor ya da bir nedenden ötürü ispiyonluyor. Bu sadece bir örnek. Ben eminim ki fabrikamda bir grev olsa işçilerin belki ancak üçte biri ya da yarısı buna katılacak, diğer bölümü grev kırıcılığına girişip, arkadaşlarına ihanet edecektir.  Türkiye’de bir devrim olmamasının nedeni, bizzat işçi sınıfının ve onlara öncü olması gereken bin parçaya bölünmüş Sosyalist partiler ve sola yamanmaya, özdeşleştirilmeye çalışan bölücü bir harekettir ( neyi kast ettiğini sanırım anladınız ) Bu bağlamda ideolojik sorun yok ama bireylerin ve toplumun ağır ahlâkî ve vicdani sorunları vardır. Bu ahlâkî sorunların çözümünün adresi ise ne din, ne de ideolojidir. Çok başka şeylerdir” …

Tâbi burada ki derin sohbetin çok az bir bölümünü okuyucuyu sıkmamak adına kısalttım. Söz konusu kişiye Sosyalist ideoloji babasından düşünsel miras olarak kalmış. Ama o, bu ideoloji dışında insanın önce ruhsal ve zihinsel olarak bir temelinin olması gerektiğini söylüyor ve bu temel olmadan inşa edilecek her türlü düşüncenin yavaş yavaş önce bireyleri, sonra toplumu çürüteceğini belirtiyor ve ekliyor ; ruh/bilinç ve zihinsel gelişim dinlerle de olmaz diyor”…

Tam bu noktada bilgi üniversitesi rektörü büyük üstad Prof.Dr.Remzi Şanver’in şu önemli tespitlerini okuyalım ;

Söz konusu kişinin kütüphanesinde ayrıca Anarşist liderler ; Kropotkin, Bakunin, Malatesta gibi şahsiyetlerin biyografileri ve bazı eserleri bulunmaktaydı ki, iş adamı olması ve kapitalizmin göbeğinde duran bir kişinin kendi konumuna bu kadar zıt yayınları bolca bulundurması bir yana, bunlara sempati duyması, yer yer savunması gerçekten çok ilgi çekici idi. Şunu vurguluyordu özellikle ; “Tüm insanlar gibi bende ana, babamı kendi irademle seçmedim. Evet, elit ve zengin bir ortamda doğdum, büyüdüm fakat elimdeki imkânlar hiç bir zaman vicdânım ve sağ duyumun önüne geçmedi. Kendimi asla toplumun geri kalan yığınlarından soyutlamadan yaşadım. Toplumun genel sorunlarına duyarsız kalmadım”…

Doğru söylüyor zira, bu kişi ; İstanbul da bir hastanenin diyaliz bölümünün, onlarca diyaliz cihazını alarak hastaneye hibe etmiş,  Doğu Anadolu taraflarında 2 ilkokul yaptırmış, devlet bursu kazanan  fakat maddi imkânları yetersiz onlarca gencin masraflarını karşılamış, Tema vakfı ve Akut gibi kurumların çalışmaları için önemli bağışlar yapmış bir kişilikten bahsediyoruz..

Yaklaşık beş saatlik yoğun ve samimi bir sohbetin ardından söz konusu iş adamının evinden ayrıldık. Şimdi yıllar öncesine dönüp yazmaya karar verdiğimde, beynimde ayrıca bazı puzzle parçaları yerlerine yerleşmişti. Şöyle ki ; 90’lı yılların sonu, 2000’e gelindiğinde Türkiye her alanda dehşet bir tasfiye süreci yaşadı. Bu tasfiye süreci; siyaset, devlet bürokrasisi, ordu v.s.alanında olduğu gibi iş dünyasında da oldu. Türkiye de burjuva da el değiştirmeye ( servetler el değiştirmeye ) başladı. Çok güçlü ve köklü aileler/şirketler hariç kimi firmalar iflas etmeye, ettirilmeye başlandı. Deyim yerindeyse kurtlukta düşeni yediler ve hükümet (akp) yanlısı olmayanların servetlerine alaturka deyimle “çöküldü”…

Söz konusu iş adamı olacakları bilirmiş gibi, 2000 yılının başında hanımı ve iki çocuğu ile Fransa’ya yerleşti. Ancak maalesef yaklaşık beş yılın sonunda kanser rahatsızlığı sonucu vefat ettiği haberini aldım. Sanki sevdiğim bir akrabamı yitirmiş gibi üzüldüm. Zira entelektüel birikimi bu kadar yüksek kalitede olan bir kişinin erken sayılabilecek bir zaman diliminde yitirilmesi, başta ailesi ve tabi ki bu toplum ve ülke adına da bir kayıptı. Yine sonradan edindiğim bazı bilgilere göre, söz konusu kişinin Türkiye’de üzerine yoğun bir şekilde gidilmiş, bunaltılmış, deyim yerindeyse tasfiye edilmişti.

Size şaka gibi gelecek ama bu gün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere son yirmi yılda Türkiye’yi “mecburi” terk edenlerin oluşturduğu bir diaspora oluştu. Çoğunluk yanlış bilir ; insanların önemli bir bölümü daha iyi para kazanmak ve daha konforlu yaşamak için vatanlarını terk etmezler, adalet ve hukukun ırzına geçildiği için terk ederler. Adalet ve hukuk bir devletin ve toplumun temelidir. O temel olmadan ülkeyi hangi ideolojik rejim adı altında yönettiğinizin zerre kadar önemi yoktur. Bu gün Türkiye tahminlerinizin ötesinde feci bir beyin ve sermaye göçü ile karşı karşıya kalmıştır. Bu vahim durum, ülkemiz için son derece trajik, çok berbat bir durumdur. Sadece söz konusu bu kişinin Türkiye dışına göç etmesi bu vahim tabloya sadece bir örnektir.

Toplumdaki çürümüş zihniyet ve onun yansıması olan iktidar düşünsel ve fiziksel tüm hatları ile bu ülkeden kazınıp, tasfiye olmadıkça değişen sadece iktidarlar ve başlarındaki oligarklar olacaktır…

Toprak İşgalinden, Bilinç İşgal ve Tecavüzüne Yeni Savaşlar…

Sevgili Okurlar..Maalesef yaşadığımız bu çağın patlamak üzere sıkışmış bunalımlarının önemli bir bölümü, bir alt, üst oluş ve yeni bir bin yılın, yeni bir çağın gelişinin sancılarından kaynaklanmaktadır.

İnsanlığın kültürel ve bilişsel gelişimi tarım devrimi ile yaklaşık on, on bir bin yıl önce aynı dönemde, farklı yerlerde birbirinden etkilenmeden başladı. İnsanlar bu dönemde ürettikleri tahılı ambarlarda biriktirmeyi, dolayısıyla bu birikimi yabani hayvanlardan ve başka insan gruplarından korumayı öğrendiler. Yine bu dönemde insanlar, avcı toplayıcı dönemden daha fazla yiyecek üretme, saklama ve barınma imkânına sahip oldular ve bu durum insanların bol bol zaman kazanmasına ve çok başka soyut, ruhsal( bilinç) psikolojik ihtiyaçlara yönelmesine ve kurgulamasına neden oldu. Bu dönem belli bir arazide ki toprağa sahip çıkma, araziyi çit ile çevirme, o arazide ekme, biçme işlerini yapacak köleleri çalıştırma dönemiydi. Avcı/ Toplayıcı/Göçebe dönemden,  Tarım devrimi ile ilk Toprağa sahip olma ve biriktirme, depolama güdüleri bu dönemde ortaya çıktı..

İşte dinler, mitolojiler de daha çok bu dönemde oluştu.

Kısacası insanlığın olumlu anlamda bilişsel ve kültürel gelişimi tarım devrimi ile başladı ancak ve belki de daha olumsuz anlamda ekolojik yıkımın temelleri de bu dönemde atıldı. Tarım devriminden sonra yavaş yavaş coğrafi keşifler başladı ve örneğin Polinezya, Papua Yeni Gine gibi Dünya’nın nispeten izole ve ücra köşelerine gidildi ve buralarda ki bitki florası, hayvan ve insan popülasyonu dışarıdan gelenler tarafından geri dönüşümü olmayan bir şekilde tahrip edildi.

İnsanın doğaya ve kendi klanından olmayanlara karşı sergilediği tahrip edici ve nobranca davranışları yeni değil binlerce yıl önce başladı. Hatta bırakın binlerce yılı, bu kavga üç büyük dinin kutsal kitaplarına işlendi ( Adem’in büyük oğlu Kabil’in , Habil’i öldürmesi mitosu ) Not : Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın “Kur’an, Tevrat ve İncil in Sümer de ki kökeni” ve “Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrâhim Peygamber”… bu iki kitabı önemle öneriyorum..

İşte tam da burada, diyorum ki ; insanlık bir türlü anlamadığı ya da bir çoğunun anlamak istemediği vahşiliklerine kılıf bulacak bir takım mitolojik öğeler içeren dini gerekçeler mi buldu ?  Kendi bilinç ve egosunu anlamak ve çözmek yerine bunu kendi düşüncesinde yarattığı ve öyle işine geldiği bir Tanrı ve onun buyrukları olduğunu iddia ettiği kutsal metinlerin üstüne mi yıkmak istedi ?

Bu gün artık çok açık biliniyor ki , İslamiyetten çok daha eski bir din olan Zerdüştlüğün kutsal kitabı “Avesta” ile Kur’an arasında büyük benzerlikler var. Bununla ilgili kaynaklar ;

İslam’da Zerdüşt Unsurları

İslamiyetle, Zerdüştlüğün ortak noktaları

Zerdüstten, Kur’an’a

https://www.birgun.net/haber/varsayilan-tanri-ve-kutsal-kitaplar-301049

Konuyla ilgili bu dört kaynak önemlidir. Her birini incelemenizi, okumanızı öneririm..

Yanlış anlaşılmasın. Bura da amacım;   şu ya da bu şekilde milyonlarca insanın  inandığı bir din ya da dinleri basitçe yanlışlamanın ötesinde sorgulamak, düşündürmek ve gerçeğe ulaşma amacını taşımaktadır.

İnsanlığın ateşi bulmasıyla, tekerleği bulması arasında yaklaşık iki yüz bin yıl var. Dolayısıyla bizim yazıp, çizmemizle değilde, eğer insanlık bu dinleri aşıp, bunların asıl çıkış nedenlerine ve arka plan köklerine ulaşacak ise bu sadece erken uyanan azınlık birilerinin değil, çoğunluğun o bilince varmasıyla olur.

Bununla beraber 18.yüz yılın kaba metaryalizmine ve aşırı determinist yaklaşımlarına da karşıyım, hurafelere de.  Bu konuda Türkiye’nin saygın felsefecilerinden Prof.Dr.Ahmet Arslan’ın şu görüşüne yakınım ; “Ben dinsizim ama din düşmanı değilim. O çok başka bir şey. İnsanlık mitolojiler ve dinler sayesinde bu günkü uygarlık düzeyine ulaştı”..

Bir de 20.yüz yılın filozoflarından Krishnamurti’nin bir röportajını okuyalım ; • Krishnamurti İnanç Üzerine

Şimdi “ne ilgisi var” deseniz de,  yazının hepsini okuyabilirseniz, onun tümünün anlam bütününde ancak anlaşılacaktır. Bu bağlamda “Spritüel Satanistlerin”  de üç büyük din hakkında ki görüşleri de şudur ;

“Siz farkına varmadan Tanrı diye enerjinizi pil gibi emen ve bilincinizi kapatan karanlık bir ruha inanıyorsunuz. O ruhun enerjilerinizi emme merkezleri camiler, kiliseler,  havralar, her yıl kurban diye akıttığınız kanlar, uğruna cihad diye yüz yıllardır döktüğünüz insan kanlarıdır. Bize gelince, bizim adımıza aslında bizden olmayan bir kaç küçük grubun münferiden; keçi, kedi gibi hayvanları kesmesi ile iftira atılmakta. Oysa biz ışığa, nur’a inanıyoruz. Yani Baphomet’e, Yani Lucifer’e, Pan’a, İblis’e, Şeytan dediğiniz o muazzam enerji varlığa ( meleğe )”..

Not: Bu alıntıyı yoğun takip edilen Spritüel Satanist bir Instagram sayfasından aldım. Meraklıları için ayrıca ; Satanist Seçkinler.org web sitesi

Kişisel görüşüm ; Soyut kavramlarla Materyal/Somut hayatı yönlendirmeye ve yönetmeye çalışmak, hangi dini inanç olursa olsun, hep bir parça tehlikeli geliyor bana. Zira soyut inançlar istismara ve kullanıma açıktır  her zaman. Ancak burada Spritüel Satanistler; çok ilginç şeyler söylüyor ; “Siz farkına varmadan Tanrı diye enerjinizi pil gibi emen ve bilincinizi kapatan karanlık bir ruha inanıyorsunuz”…  Biraz düşündüğünüzde bu iddianın altı biraz doluyor gibi. Zira işte bu tarım devriminden ve tek Tanrılı ata erkil dinlerin ortaya çıkmasından beri insanlık büyük bir trajedi yaşıyor. Oysa Komünal avcı toplayıcı/Pagan dönemlerde öyle miydi ? Sonra bu tek Tanrılı dinler; niçin bilimin, sanatın ve insan zevkinin önünde takoz gibi dikildiler ?

İşte insanlığın ortaya çıkışında, işin en başında bir problem var. Nedir bu problem ? “İnsan Bilinci” .. Başından beri İnsan bilincinin ve hür düşüncenin hep bir azınlık tarafından zapturapt altına alınması sorunu var. Bu sorunun çözümüne bana göre yüzde yüz olmasa da çok yaklaşan Devrimci Sosyalistler olmuştur. Örneğin “Sosyalizmin Alfabesi” kitabında ne diyor ? “Egemen hakim kapitalist sınıf aynı zamanda düşüncenize ve bilincinize de hâkimdir. Tarih, Felsefe ve Sosyoloji bilimlerini ve hatta dini kendi sınıf çıkarına göre yorumlar ve o doğrultuda  hayatın her alanında ; eğitimde, işte, okulda ve toplumsal ilişkilerde kendini şu ya da bu şekilde dayatır. Bu dayatmalara kimi gönüllü uyar, kimi gönülsüz uymak zorunda bırakılır”

Müthiş açıklamış….Pekiii !! Şimdi haklı olarak sorabilirsiniz !!

Sosyalizm aynı zamanda “proleter diktatörlük” ( işçi diktatörlüğü ) demektir. Öyle ise hür düşünce ve insan aklının özgür bırakılmasını bu sistem engellemez mi ? Bu sistem zamanla hantal bir devlet bürokrasisi, ceberrut bir devlet baskısına dönüşmez mi ? Sovyetler de bunu görmedik mi ? …gibi sorular sorabilirsiniz..

Elbette haklı olduğunuz konular var. Ancak değerli dostlar, lütfen haksızlık etmeyelim. Sosyalizm; insanlığın tekâmül yolunda ortak geliştirdiği siyasi, ekonomik ve felsefi bir sistemin adıdır. Durup, dururken sadece Karl Marx’ın, Engels’,in ya da Lenin’in sıfırdan icad ettiği bir ideoloji değildir. Bir insanlık idealidir Sosyalizm. Onlar sadece bu idelojiyi sistemleştirmiş, diyalektik ve tarihsel materyalizm ile tahkim etmiştir. Ancak söylediğiniz çekince ve şüpheci sorular bende de mevcut olduğundan Sosyalizmle birlikte bende bir miktar Anarko-Sosyalist nitelikler mevcut. ( Özellikle Anarşizm alanında Kropotkin’e yakınım…)

Toprak İşgali ve İnsan Bilincinin İşgali

Buraya kadar şunu anladık ; Toprağa sahip olma ve tahıl biriktirme sonucu ilk şehir devletleri, ilk krallıklar oluştu. Bu aşamadan sonra insan nüfusu daha hızlı bir şekilde artmaya başladı. Devletlerin kendi nüfusları da arttı. O halde ne yapılmalıydı ? Bu nüfus nasıl kontrol edilmeliydi ? İlkel Komünal toplumda herkes eşitti, görevler hemen hemen benzerdi ve tam bir ortak yaşam söz konusuydu. Şimdi ise toprağa sahip olanlar, krallar, derebeyleri, rahipler,  ordu sınıfı ve en altta köleler vardı. Orta doğu ve Mezopotamya da gelişen tek Tanrılı dinler ise tam da bu aşamada gelişti. Önce ki Paganik ve Hermetik öğretiler terk edildi. Çünkü politik kullanıma ve toplumu kontrol etmeye elverişsizdi.  Hem de, örneğin Hypatia döneminde ki İskenderiye kütüphanesi Hıristiyan bağnazlığı yüzünden yakılıp, yıkıldı. Sümer tabletlerinin çoğunluğu ortadan kayboldu ve antik Mısır Hermetik bilgilerin çok azı günümüze ulaşabildi. Sanki birileri Dünya’nın her tarafında aynı dönemlerde insanlığın hafızasını sildi.

İşte bu insanlık, gezegene iki büyük dünya savaşı yaşattı ve bu çok acı trajedilerden sonra ( 1945 ve sonrası ) bazı münferit bölgesel çatışmalar hariç toprak/alan kazanma savaşları bitti ve yerini az gelişmiş ülkelerin içinde vekâlet iç savaşları çıkarma ve bundan daha önemlisi medya, TV ve şimdi günümüzde internet/sosyal medya gücü ile inanılmaz bir bilgi akışı ve bilgi bombardımanı başladı.

Böylece hakim güçlerin pohpohladığı ve empoze edip, reklam ettiği her şey, herkes tarafından muteber sanılmaya başlandı. Dünyada ki en güçlü sanılan tüm devletlerin içi ağaç kurdu gibi içten boşaltıldı ve ele geçirildi. Devletlerin sadece yüzeysel kabuğu kaldı.

İşte yazının en önemli bölümü burada, yazının sonuna doğru başlıyor…

İyi ve bilinci açık insanların en büyük trajedisi ve büyük çilesi bu alt, üst oluş, geçiş döneminde yaşanmaktadır. En büyük sorun ve mücadele sadece sınıflar arası ( zengin/fakir ) değil, bilinci açık ve iyi insanların, bilinci kapalı ve cahil insanlarla maalesef ki bir arada ve aynı havayı solumak zorunda oluşlarından kaynaklanmaktadır. Ve yine maalesef ki bilinci kapalı ve cehalet içinde yüzenlerin dünya gezegeninde ki toplam nüfusu, bilinci açık ve iyilerin nüfusundan çok daha fazladır.

İnsanlar doğarken;  aile, toplum, devlet, klan gibi nitelikleri kendileri seçerek bu dünyaya gelmiyorlar. Evet, Genetik yapınızı değiştiremezsiniz ancak bazı özel çalışmalarla bilinç ( ruh ) dünyanızın tortularını temizleyebilir ve bu temizlemeden sonra tekâmül yolunun merdivenlerini çıkabilirsiniz. Madde/Materyal tek başına, düşünce, tasarım ve kurgu olmadan hiç bir şey ifade etmez. Ancak düşünce, aksiyon ve kurgu maddeyi üretir, şekil verir, yaratır. O halde ilk önce fiziğimizi değil düşüncelerinizi ve bilincimizi değiştirmemiz ve geliştirmemiz gerekir. Düşünce ve bilinç değişir ve gelişirse, bu bedene de olumlu yansır ve böylece, dış beden/iç dünya (bilinç) dengesi kurulacaktır. KOZALAK EKİBİ özellikle bu insan bilincini geliştirme ve değiştirme konularıyla ilgilenmektedir. Yakında bu konuda sadece üyelere çok özel bilgileri derece derece, belirli dozlarda vereceğiz..

Bizi okumaya ve takip etmeye devam ediniz. Umulur ki daha çok faydalı, özel ve gizemli bilgilerle karşınızda olacağız..

En derin saygı ve sevgilerimizle..

Timur Türker





İNSANLIK, TARİH VE DEĞİŞİM

Çevresinde ki olay ve olguları anlamada yaşı en az 45 ( aslında bir yaş sınırlaması yapmak istemedim ama bir ortalama yaş düşündüm. Yoksa bilinci yüksek on beş yaşındaki bir genç de araştırarak doğrulara ulaşabilir ) ve üzeri olanlarımızın, yaşanmış ve yaşayarak öğrenilmiş olan bir takım yaşamı ve hayatı anlama, yorumlama tecrübeleri mevcuttur. Buna göre aslında genel olarak tüm gezegende 2 tip birey ve toplum yapısı vardır. Hayatı ve yaşamı öğrenmede kimileri sadece yaşayarak, kimileri yaşamadan önce ön görerek bilir ve öğrenir. Tam da bu konu da çok değerli yaşayan bilim insanlarımızdan Prof.Dr.Ali Demirsoy’un kendi sosyal medya hesabından okuğumuz ( tırnak içinde ki yazı da yazının linki mevcuttur ) “Bilim İnsanı Kime Denir, Bilim Nedir ?” yazısından konumuzla ilgili en önemli bir kesitini sizlere sunuyorum “Gelecekte olabilecekleri, tehlikeleri ya da gereksinmeleri algılayıp, öneride bulunan ve önlemini alanları biz insan olarak tanımlıyoruz. Yaşayarak öğrenenleri de hayvan”

Değerli hocamız Ali Demirsoy’a katılmamak mümkün değil, zira “yaşayarak öğrenme” metodu ; en acı, en zor ve bazende sonu felaketlerle sonuçlanabilecek bir öğrenme metodudur. Aslında hocanın bu sözünü tüm canlıların evriminde de görüyoruz. Evrimsel süreçte canlılar, çevresi ile kurduğu uyum ve çevresini anlayıp, ona göre tutum geliştirebilecek zekâ kapasitesi oranında hayatta kalabilmişlerdir. Çok az istisnalar hariç, nice kas gücü yüksek, tonlarca ağırlıkta hayvan türü varlığını koruyamamıştır. Çünkü ortam, coğrafya, iklim, nüfus populasyonu gibi değişen şartlara zekâsı ile uyum sağlayamayanlar yok olmuşlardır. Çıkarılan fosiller, iskeletler, arkeolojik ve paleontolojik çalışmalar, tarih bilimi v.s. bize bunu inkar edemeyecek delillerle göstermektedir.

Şimdi bu anlattıklarımı sosyolojiye uyarlarsak; aynı birey olarak insanın evrimi gibi toplumların ve devletlerinde evrimi vardır.

Dünya tarihinde bilinebilen ve resmi olarak kabul edilen ilk devlet M.Ö.4000 yıllarında Mezopotamya da “AKAD” lardır. Onlardan sonra Sümerler, Babil ve Asurlular ve tabi ki Dünya gezegeninin her tarafında bu güne kadar kurulup, yıkılan binlerce devlet gelip, geçmiştir. Özellikle devletleşme sürecinde ve sonrasında insanlık çok büyük acılar çekerek bu günlere gelmiş ve hala da acı çekmekte, kendi acı çektiği gibi doğasına aykırı hareket ederek ekolojik yıkıma da neden olmaktadır. Not : Dünya tarihi olarak sizlere iki önemli kitap önerim var. Birincisi “Tüfek, Mikrop ve Çelik” / Jared Diamon , İkincisi “Yeni bir bakış açısıyla Dünya Tarihi” / Clive Ponting… Bu iki kitapla insanı ve onun tarihini en azından tarafsız ve bilimsel bir bakış açısıyla öğrenebilirsiniz..

Peki dünya üzerinde kurulup, yıkılan bu binlerce devletin ortak özellikleri nelerdir ?

  • Bildiğimiz ilk devlet ve devletlerin oluşumu “tarım devrimi” ile başladı ve buna bağlı olarak ilkel komünal yaşamı bırakıp ilk yerleşik yaşama geçişle başlamıştır. Tarım devrimi ile avcı, toplayıcı döneme göre boş zamanı çoğalan, topraklarını çit ve duvar ile örmeyi, çevirmeyi, tahıl biriktirmeyi, saklamayı ve savunmayı öğrenen insanlar yazılı mitoloji ve dinleri üretmiştir.
  • Kurulan tüm devletlerin bir dini, rahip sınıfı, sembolleri ve onu simgeleyen bayrakları olmuştur
  • Kurulan tüm devletler ağırlıklı bir soy ya da bir kabile ile başlamıştır ( daha sonra ki imparatorluklar çağı, feodal orta çağ sistemleri ve daha ileri burjuva cumhuriyetler dönemleri hariç )

Evet..gördüğünüz gibi insanlık tekâmül merdivenin basamaklarını düşe, kalka çıka çıka bu günlere gelmiştir. Beğenin, beğenmeyin insanlık tarihi bu şekilde ilerlemiştir. Şimdi günümüzde bu homo sapiens dediğimiz insan, evet… yüzeysel baktığımızda yapay zekâ çalışmalarını yapacak düzeye gelecek yüksek teknolojileri(!) üretmiştir ama kanaatimce henüz bilinci “ahmaktır” ..

İnsanlığın Bilinci Neden Ahmaktır ?

Çünkü sözüm ona ürettiği teknoloji hormonlu ve görecelidir.. ( niçin ?, neye göre yüksek teknoloji onu tartışmak lazım )

  • Homo Sapiens çok eski çağlarda daha ilk sal, kayık ve ilk ilkel gemilerini yaptığı ve daha uzaklara ulaşabildiği anda ayak bastığı yerlerin doğa florasını yok etmeye başlamıştır. Burada konu ile ilgili çok önemli bir kitap önerim var : “SAPIENS” / Yuval Harari‘nin bu kitabı, mesela Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Avustralya gibi o çağa göre el değmemiş ve muazzam değerli varlıkları barındıran bu coğrafları insan oğlu daha ilk ulaştığı o dönemlerde mahvetmeye başlamıştır. Harari, kitabında bunu çok detaylı anlatıyor..
  • Orta çağa gelindiğinde Rönesans dönemi ve ilerlemeleri hariç kölelik aynen ilk çağlarda ki gibi çok az şekil değiştirse de devam etmiştir. İnsanın yıkıcılığını ve kıyıcılığını üç büyük dinde engelleyememiştir. Hıristiyanlık Cennetten arsa satan, cadı diye yüz binlerce kadını ve kimi zamanda siyah kedileri katleden, doğunun zenginliklerini yağmalamak için din kılıfı altında haçlı seferleri düzenleyen bir organizasyona dönüşmüştür. Önemli not : Burada Tapınak Şovalyeleri ile Hıristiyanlık ve Kilise yi birbirinden ayırmak gereklidir. Zaten Tapınak Şovalyeleri ilk olarak Hıristiyanlığın bağnazlığı yüzünden tepki olarak kurulmuş ve ondan zamanla ayrılmış, çalışmalarını çok gizli yürütmüş, gizemli bir yapıdır ve bana göre o dönem ki bağnaz Hıristiyan ve Kilise’ye göre düşündüğümüzde çok daha şerefli olduklarını düşünmekteyim. Bilinen en büyük üstadları “Jacques de Molay” Tapınak Şovalyeleri’nin 23.büyük üstadıdır .
  • Orta çağın ortalarında Avrupa da insanlar açlıktan ot yiyecek hale gelmiş, daha kötüsü veba salgını yüzünden sadece Avrupa kıtasında 25 milyona yakın insan ölmüştür. Orta çağın sonunda Fransız devrimi (sanayi devrimi 1789 ) ile Feodal derbeylik / krallıklar yıkılıp, Burjuva Cumhuriyet devrimlerin yolu açılmıştır. Bu Devrim çok kanlı olmuştur. Mecburen öyle olmuştur zira yüz yıllarca alışa gelmiş köhne krallık düzenleri yıkılmıştır. Bu dönemi anlamak için şu iki kitabı öneririm ; Server Tanilli – Dünyayı Değiştiren On Yıl ve yine Server Tanilli – Fransız Devriminden Portreler
  • Gregoryan takvimine göre 20.yüzyıla geldiğimiz de ( 1 Ocak 1901’de başlayıp, 31 Aralık 2000’de sona eren yüzyıldır ) İnsanlık bu yüzyıla geldiğimizde bozgunculuğunun ve vahşetinin boyutlarını arttırarak iki büyük dünya savaşını gerçekleştirdi. Birinci dünya savaşında 20 milyona yakın sivil ve asker, ikinci dünya savaşında yaklaşık 55 milyon insan çok kötü şartlarda can verdi. Hayal bile edemeyeceğiniz derecede soy kırım ve vahşilikler işlendi. Size sadece şunu söyleyebilirim ki ; aç sırtlan sürüsü bile sanırım bu kadar vahşi, bu kadar kan içici olamazdı. Bu iki savaşı sadece insan kaybı olarak düşünmeyin. Aynı zamanda ekolojik yıkım, insanların bilinç altlarına inip yüz yıllarca sürecek psikolojik buhrana neden olmuştur. Ekonomik etkilerini anlatmıyorum bile.. Şimdi Aşağıda ki şu fotografa biraz bakın. Çok daha kötü ve fecilerine ulaştım ancak insanlığımdan utandığım için yayınlayamadım. BUNLARI YAPAN İNSAN MI ? EVET.. İNSAN !!! Birinci foto Vietnam da abd tarafından napalm bombası ile vurulan bir bölgede sırtı yanan bir kız çocuğunun can havliyle kaçışı. İkinci Fotograf ; Nazilerin Yahudi kampı. Üçüncü fotograf : Bir Yahudi bayan ağzı burnu kan içinde kaçmaya çalışırken. Muhtemelen tecavüz edilip, linç edilecek. Dördüncü son foto : II.Dünya savaşında Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları sonucu bir anda kızaran, buhar olup ölen yüz binlerce “insan” ve inanılmaz yıkım..

  • Gelelim son bölüme. Yani 01.01.2001 tarihi ile başlayan, şu an yaşadığımız 21.yüz yıla… İnsan dediğimiz bu varlık, işte bu II.Dünya savaşının bitmesinden bu güne kadar ( 75 yıldır ) yeni bir üçüncü dünya savaşına girişmedi. Şimdilik böyle bir savaşın olmamasına aldanıp, insanlığın akıllandığı anlamı çıkmamalı. Şu var ki, ister kabul edin, etmeyin ama bunun nedeni, Sovyetlerin bir denge unsuru olarak iki kutuplu bir Dünya ya neden olması, yaşlı gezegene ve zavallı masum insanlara az da olsa bir soluk verdi. Mesela Almanya ya girip teslim alan Sovyet ordusu ( 09.Mayıs 1945 ) konvansiyonel bir savaşla kazandığı bu zaferi elde edemeseydi, savaşı kaybetseydi, bunun üzerine Abd ve İngiltere muhtemelen aynı Japonya ya yaptığı gibi Berlin ve bir kaç şehre atom bombası atacak, bu da Sovyetlerin Almanya ya normal bir savaşla girmesinden çok çok fazla insan kaybına ve feci yıkımlara neden olacaktı. Sovyetlerin göğüs göğüse bu mücadeleden zaferle çıkması en azından çok daha feci bir faciayı önlemiş oldu..

1945 Sonrası Dünya ile ilgili kişisel tespitlerim : 75 yıl sonra neden bir 3.Dünya savaşı olmadı ve olmayacağı anlamına gelir mi ?

1945 sonrası Dünya üzerinde ki büyük devletlerin istihbarat örgütleri ile 3.Dünya dediğimiz fakir devletlerin istihbarat örgütleri iç, içe geçti. Katılmayabilirsiniz, komplo teorisi sayabilirsiniz ancak bu gün Dünya da ki devletlerin çok azı anladığınız anlamda bağımsız sayılır. Hatta onların bile bağımsızlığı şüpheli. Şu an sınırları içinde yaşadığınız devletler, daha güçlü devletler ve onlarında ötesinde ulus ötesi şirketlerin birer oyuncağı ( yarı sömürge ya da tam sömürge ) haline gelmiştir. Hâl böyleyken Dünya’ya yön veren güçler, I. ve II.Dünya savaşında ki gibi toplu bir dünya savaşı ya da devletler arası bir savaşa şimdilik gerek görmemekle beraber, sömürdükleri ve etki altına aldıkları ülkelerin kendi içinde bu gün sıkça duyduğumuz “vekâlet savaşlarını” ( iç savaşları ) profesyonelce yürütmektedir. Yoksa büyük çaplı savaşlar, sana, bana acıdıklarından, vicdana gelmelerinden dolayı değil, yeni bir dünya savaşının dehşet maliyetini, tam olarak nereye varacağını ön göremediklerinden dolayı buna henüz cüret edememekle beraber az gelişmiş ülkelerde ( özellikle islam dininin yaygın olduğu başta orta doğu ülkeleri olmak üzere.. ) maalesef bu dinin kendi içinde barındırdığı çelişkiler ve kullanıma çok uygun yapısından dolayı kapitalist güçler bu inancı şimdiye kadar çok rahat kullanmış ve muhtemelen son kullanma tarihi geçinceye kadar kullanmaya devam edeceklerdir.. Örnek : Gladyo’nun Fettullah Gülen denilen şizofrenik meczup’u Erzurum da bir terzihane de keşfetmesi, yine hep sağ, muhafazakar liderleri keşfetmesi ve destek vermesi.. Not: ci.a ve gladyo Türkiye de islamcıları ve sentezci milliyetçi muhafazakârları çok sever, yatırımları ve destekleri hep onlar üzerine olmuştur, oyunları da onlar üzerinden kurgular. Buna karşın içlerine en az sızabildiği aydınlanmacı solcuları ve yurt severleri 1968 lerden 80 ihtilaline kadar ezim ezim ezmiş, maşaları olan nato köpeklerine yem etmiştir. Bu sadece Türkiye de değil, Dünya’nın öbür ucunda ki Şili de faşist / sağcı Pinochet’i iktidara getirmekten tutun, başka 3.dünya ülkelerine kadar hep aynı trajik ve kötücül oyun ve kumpaslar sahnelenmiştir.

Bu olayları daha iyi anlamak için ; Ülkelerin teslim olmuş olan, kendi istihbarat örgütleri ve onlarla iç içe geçen yapılarını anlamak içinde üç adet kitap önerim olacak : “Murat Yetkin” in “Meraklısı İçin Casuslar Kitabı” , “Soner Yalçın ve Doğan Yurdakulun beraber yazdıkları “Bay Pipo” ve Mossad Gizli Tarihi / Gordon Thomas..

Üçüncü Dünya savaşının çıkma olasılığı imkânsız olmasa da, aslında düşünmek bile istemediğim bu savaşın çıkma olasılığı oldukça zayıf görünmektedir. Bunun nedenlerini sizlere sıralayım ;

  • İnsanlar arasında enformasyon ve iletişimin gelişmesi : Bu gün sokakta çöp toplayan zavallı bir vatandaşın elinde bile android telefon bulunmakta. O vatandaş elinde ki telefonla internete kimi zaman bulduğu kadar ücretsiz wifi ile kimi zaman kendi imkânı ile internete girip, dış dünyada neler olup, bittiğine bakabiliyor..Bu da onun dünya da olup, bitenlere bakış açısını değiştirebiliyor..
  • “Google, Yandex gibi dil çeviricileri” ya da “Ablo” gibi yazdığınızı anında karşı tarafın kendi diline çeviren ( tam bir çeviri olmasa da anlaşmaya büyük ölçü de yarıyor ) sohbet programları dünyanın bir ucundan farklı kültürlerde ki insanları sanal da olsa diyalog kurmasını sağladı.
  • En başta küçümsenen sosyal medya ve bu tür iletişim aygıtları insanları bir şekilde, bir araya getirdi ve genel olarak bu insanlar kendilerine şu soruyu sormaya başladı “Savaş meydanlarında aynı benim gibi geçim sıkıntısı çeken, kendi sınıfımdan insanları niçin öldüreceğim ? ve ne uğruna hayatımı fedâ edeceğim”… bu çok önemli bir soru…Zira bunu anlayan egemen güçler hemen harekete geçti ve eski tip mecburi askerlik/halk tipi ordu sisteminden , örneğin abd’de “black water” gibi psikolojisi bozuk, paralı kiralık katiller ordu tipini geliştirdi. Şimdi tüm Dünya ordularını bir araştırın, istisnalar hariç orduları halk tipi ordudan, daha az, mobil ve paralı asker sistemine çevirdi. Tabi bunun altında görünende daha öldürücü ve sonuç alıcı silah teknolojilerinin etkisi var ama görünmeyen derinliğinde insanların bir miktar bilinç değişimini sezdiklerini için bu etkide mevcut..

Şimdi buraya kadar okuyanlar için..

Bazı sorular soruyorum,

Haklı olarak,

Sade bir “İNSAN” olarak..

  • İNSAN’IN VE DOĞA’NIN NE OLDUĞUNA DAİR YÜZDE YÜZ BİR TANIMINIZ VAR MI ? YANİ HER ŞEY BU KADAR BASİT Mİ ? İŞİ ÇÖZDÜK “BUDUR” MU DİYORSUNUZ ? BU MUDUR YANİ..
  • BEŞ BİN ADET DİN, ONLARCA İDEOLOJİ VE BUNLARIN AYRICA KENDİ İÇLERİNDE AMİP GİBİ BÖLÜNÜP YÜZLERCE FRAKSİYONLARI VAR VE BU SÜREÇ DEVAM EDİYOR.. HEPSİ NE DİYOR ? “AMA BEN UYGULANMADIĞIM İÇİN DÜNYA BÖYLE DİYOR VE EKLİYOR BİR DE : “BENİ GERÇEKTEN UYGULAYAN, DEDİKLERİMİ YAPAN YOK Kİ” YANİ HEPSİ KENDİ DOKTRİNLERİNİN UYGULANMADIĞI İÇİN DÜNYA’NIN VE İNSANLIĞIN BU HALDE OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR VE KENDİNİ DAYATIYOR..
  • BAYLAR VE BAYANLAR ; SORUNUN NE OLDUĞUNA DAİR CİDDİ CİDDİ HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ ? KORKMAYIN, DÜŞÜNMEKTEN KORKMAYIN. DÜŞÜNCELERİNİZİ VE AKLINIZI PRANGALARDAN KURTARIP HÜR BİR AKILLA DÜŞÜNÜN..

EN DERİN SAYGI VE SEVGİLERİMLE

Timur Türker

KAOS – DİNLERİN, İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİ VE İNSANLIĞIN BÜYÜK TRAJEDİSİ /3

Bu yazı dizisinin sonuncusundayız. Birinci yazıda sizi düşüncelerimizin kıyısına, ikincisinde o düşünceler vadisi’nin derin dehlizlerinden ufuklara açılmaya, üçüncüsünde ise ufukların ötesinde ki ulaşılmaz gözüken yüksek tepelere Simurg misali ulaşmanızı sağlayan ilk ip uçlarını vermeye çalıştık..

Şimdi devam edelim..

Bu yazı dizisinin sonuncusunu yazarken, Türkiye’nin elit felsefecilerinden Prof.Ahmet Arslan’ın şu sözü aklıma geldi ; “Ben dinsizim. Ancak din düşmanı değilim. O çok başka bir şey. İnsanlık dinler ve mitolojiler sayesinde bu günkü uygarlık düzeyine ulaştı. Hayal kurmalıydılar ve mitoloji üretmeliydiler”

Demek ki insanın var oluşunda temel bir dualite var. Nedir bu ? Birincisi daha çok beynin sol lobunda üretilen düz mantık, analitik düşünce ve matematik bölümü. İkincisi, daha çok beynin sağ lobunda üretilen sezgisel yetenekler, gerçek üstü hayeller, görsel ve işitsel konular. İşte bu insan beyninin sağ ve sol lob çalışma prensibi bize şunu işaret ediyor : “DENGEYİ”.. Gerçekten de tabiatın yaratım ve işleyiş tarzı, dengeler üzerine kuruludur. Ne diyoruz halk arasında ? “yahu bu ne dengesiz bir adam”, ya da “tabiatın dengesini bozuyorlar” … gibi deyişlerimiz var. İşte bu deyişler bilinçli ya da bilinçsiz “evrensel bir dengeyi ve dualiteyi” bize haykırmaktadır.

Önemle bahsettiğimiz bu dengeleri iki örnekle inceleyelim :

* Birinci örnek mikro anlamda basit bir örnek ; Hayvan belgeselleri : hemen hepiniz en az bir hayvan belgeseli izlemişsinizdir. Örneğin bir Afrika savanasında, belli bir arazide ki canlıları inceleyelim. Aslan ağırlıklı olarak Afrika öküzü, Zebra, Antilop ve Zürefa gibi hayvanları sürü halinde avlar. Çita çok hızlı bir yırtıcıdır. O da Ceylan, Antilop gibi hayvanları avlar. Yırtıcı et oburlar tarafından avlanan bu ot obur hayvanların nüfus popülasyonu, normal şartlarda yırtıcılardan kat be kat fazladır. Şimdi yırtıcı et oburların giderek azalıp, yok olduğu bir savanayı hayal edin. Bu durumda olacak olanlar ; Et obur yırtıcılar yok olduğu için, bu kez ot obur  hayvanların sayısı çığ gibi artacak, bunun sonucunda arazideki bitki örtüsü hızla tüketildiği ve hatta yer yer geri dönüşümü olmayan tahribatlar oluşacağı için bir süre sonra ot obur hayvanların yiyecek kaynakları da tükenecek ve bu da en sonunda ot obur hayvan grubunun da felaketine yol açacaktır. Gördüğünüz gibi doğaya dışarıdan olumsuz anlamda müdahil bir etki olmadığında, doğanın kendi içinde mükemmel işleyen simbiyotik bir ilişki sistemi vardır. Doğanın kendi içinde işleyen, kimilerine göre acımasız gibi görünen kanunları, aslında şu ya da bu şekilde karşılıklı fayda ve yardımlaşma temelinde işleyen ve yaşam döngüsünü devam ettiren kanunlardır. Bitkilerde de durum farklı değildir. Örneğin yine belli bir arazide ki ağaçlar köklerini kullanarak birbirleriyle iletişime geçer, birbirlerini beslerler, kimi tehlikelere karşı uyarırlar. Bu konuda saygın Türkçe internet sitelerinden birisinin yazısını bu linkten incelemenizi tavsiye ederiz : “Ağaçlar birbiri ile iletişim kurar mı ?”

Yine doğanın işleyiş kanunlarını, canlıların karşılıklı ilişki ve yardımlasmalarını daha detaylı anlamak isterseniz, meşhur Anarşist Pyotr Alekseyeviç Kropotkin (d. 9 Aralık 1842),  Kropotkin’in ( politik olarak Anarşist ancak kendi döneminde dünyanın en iyi coğrafyacılarından birisi olduğu bilim dünyasınca bilinir ) onunda PDF kitabı : “Karşılıklı Yardımlaşma”

Bu arada Marx’ın politik yoldaşı Friedrich Engels’in “Doğanın Diyalektiği” PDF kitabına bu linkten bakabilirsiniz..

Buraya kadar anlatmak istediğimizin ana fikri ; Biraz aklı başında hiç kimse elbette  evrim sürecini ve doğanın göze parmak misali maddi, materyal işleyiş yapısını inkâr edemez. Ancak insan dediğimiz varlığın henüz derin bilinç yapısını, ego/benlik sorunlarını çözmeye henüz çok uzak bir insanoğlu var. Kısacası daha insan doğanın ve onun bir parçası olan kendisinin ne olduğunu ve olmadığını tanımlamadan, kendisini bilmeden geliştirdiği hormonlu teknoloji bu gün geldiğimiz vaziyetin fotoğrafı değil midir ?

Bakın bu son söylediklerimle ilgili “Büyük Sır Üstadı” kitabının yazarı, bilge kişi Hervé Abajoli neler söylüyor ? ( 02 Mayıs 2020 YouTube / varuna gezgin YouTuber’ı ile röportaj alıntısı..)

İkinci örnek,

Yazının çok uzamaması için kısa tutacağım. Zira yazacaklarım başlı başına başka bir yazı konusu, hatta kitap konusu..

İtalya da başlayan Rönesans dönemi, Grek ve Roma kültürünün, orta çağ İtalyasında yeniden canlanmasıdır. Batı dünyasının ve genelde insanlığın ilerlemesine çok büyük katkıları olan bir dönemdir. 14.Yüzyıldan, 17.yüzyıla kadar uzanan bir dönemi kapsar..

Evet buraya kadar, ansiklopedik bir bilgi. Ancak rönesansın temeli sayılan antik Grek ve Roma kültürü sadece doğduğu topraklarda mı ortaya çıktı ? Hiç bir yerden etkilenmedi mi ? Hayır. Onunda etkilendiği yer “Hermetik / Antik kültürü” ne kadar gider . Bununla ilgili şu akademik yazı

Hermes’in eski Mısır ve Helen Dünyasından İslâm Coğrafyası ve Anadolu’ya Yolculuğu

Hermetik Felsefenin İslam Düşünce Tarihinden Görünümü

Demek ki Rönesans döneminde İnsanların beyin/bilinç çalışması; sürrealist yüksek hayal güçleriyle, diğer düz mantık, matematik lobunu dengede çalıştırma metodu ile o hızlı gelişme ivmesini yakaladılar..

Son olarak kendimize şu soruları soralım ;

* Hemen hemen tüm dinlere kaynaklık eden Sümer medeniyetini incelediniz mi ? Sümer tabletlerinin büyük çoğunluğu niçin çalındı ya da kayboldu ?

* Bildiğimiz dünya tarihinin doğruluğundan emin miyiz ?

* Erich Von Däniken’in meşhur “Tanrıların Arabaları” kitabını okudunuz mu ?

Ne hurafeden yana olun, ne de duygusal zekâsını kaybetmiş, düz mantık bir insan olun…

Hani diyoruz ki… gerçeği, hakikati arayalım… Gerçeğe ulaşma yolunda tekâmül merdivenlerini hep beraber çıkalım..

En derin saygı ve sevgilerimle

Timur Türker

KAOS – DİNLERİN, İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİ VE İNSANLIĞIN BÜYÜK TRAJEDİSİ /2

p1_2219717_ac53718e_Fotor_Collage

Sürekli genişleyen sonsuz evren, milyarlarca yıldız ve galaksi ( sayısını temsili olarak “milyarlarca” diye belirttim. Telaffuz edilemeyecek kadar fazla ! ) ve bunların içinde deyim yerinde ise çölde kum tanesi sayılabilecek bir gezegen : Dünya ve o gezegenin en büyük tüketeni, kendine Homo Sapiens ismini veren, kurgulama, hayal kurma ve konuşma sayesinde bilişsel yeteneklerini geliştiren tek canlı : İNSAN..

İNSAN NEDİR ? sadece yiyen, içen, dışkılayan, çiftleşen ve sonunda diğer canlılar gibi er ya da geç ölen biyolojik bir varlık mı ? hepsi bu kadar mı ? hepsi bu kadar basit mi ? Altı, üstü boklu bir Homo Sapiens deyip geçelim mi ? yoksa insanlığın bu ontolojik sorunlarının derinlerine inelim mi ?

Sanırım hepsi bu kadar basit olsaydı ne gezegenin, ne de onun bir parçası olan insanlığın sorunları bu kadar karmaşık olur muydu ? Madem her şeyi sorgulayacağız, gerçeğe ve tekâmüle ulaşma yolunda bu soruları da sormak gerekir..Acıtıcı olsa bile..

EVRİM KONUSU

Bu gün artık “evrim” konusu bir teori olmaktan çok Dünya da tüm saygın akademik çevrelerin, üniversitelerin, arkeolog ve paleontologların özellikle son iki yüz yılda kör göze parmak misali ortaya çıkarttıkları fosiller, iskeletler, aletler, bulgular sayesinde ortaya çıkarttıkları bir “gerçektir” .. Not: Aşağıda bununla ilgili görselleri inceleyebilirsiniz :

Dipçe : Solda ki fotograf : İlk insanımsılardan sayılan Australopithecus Aferensis ‘den günümüz modern insana en yakın ata Homo Sapiens’e kadar ara form insan/ataları görüyorsunuz.. Sağ üstte ki foto : Sol da Neandartel kafa tası, sağ da Homo Sapiens kafa tası. 3.sağ altta ki fotograf : İnsan çeşitlerinin kafa tasları.. Bunların hepsi, söz konusu bilim çevrelerinin tespit ettiği, isimleri ve evrimsel süreçleri hakkında hem fikir oldukları insan tiplerinin temsili evrimsel halleridir. Aynı şekilde dinazorlar olmak üzere, günümüzde dünya da var olmayan ve olan bilinen tüm hayvanların evirimsel gelişimleri artık bilinmektedir..

Kısacası bilim : Gözlem ve deney sonucu ortaya çıkan gerçek, rasyonel bilgidir. Örnek: Bir atmosfer basıncında ki suyun kaynama derecesinin 100° olması, yer çekimi kanunu, fotosentez, Ay ve Güneş’in döngü ve hareketleri, Dünya’nın yuvarlık olması gibi….Şayet dışarıdan insan ya da bu kanunları kökten değiştirecek bir kuvvet olmaz ise ki bu kanunların önemli çoğunluğu değişecek olursa bu yok oluş demektir. Bu nedenle, bu anlamıyla bilim dünyası tarafından bulunan bazı doğa kanunları değişmezdir..

Genel geçer anlamda ki ampirik bilim anlayışı budur. O halde “bilimin bile açıklayamadığı” ifadesi yanlış olup, “bilimin açıklayamadığı değil, bizim anladığımız anlamda ki bilimin henüz ulaşamadığı, ortaya çıkaramadığı bilgiler” vardır diyebiliriz. Yine bir örnek ; covid19 virüsünün henüz aşısı olmadığı için insanlık açısından henüz tam bir bilinmezlik ve korkutucu nitelikler barındırmaktadır. Virüs hakkında hemen her gün gerek akademik düzeyde, gerekse halk arasında, medya da bir çok teoriler, tartışmalar yapılmaktadır. Ancak aşı tam olarak bulunur ise bu virüste diğerleri gibi çiçek, grip, verem v.b. gündem ve tartışma konusu olmaktan çıkacaktır.. Bir başka ve daha önemli bir örnek : Çernobil faciası. 26 Nisan 1986 günü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliğine bağlı Ukrayna’nın Pripyat şehri yakınlarında reaktörlerden birinde nükleer kaza sonucu yoğun şekilde tüm bölgeye, Türkiye’nin Karadeniz kıyı şehirlerine radyasyon yayılmıştır. Peki radyasyon nedir ? rengi, kokusu olmayan, gözle görülemeyen, elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerji yayımı ya da aktarımıdır. “Radyoaktif maddelerin alfa, beta, gama gibi ışınları yayması”na veya “Uzayda yayılan herhangi bir elektromanyetik ışını meydana getiren unsurların tamamı”na da radyasyon denir. Görüldüğü gibi zaman makinası ile yüz yıl öncesine kadar gidip, böyle bir ışıma ve enerjinin insan sağlığına ve ekolojiye öldürücü etkisi olduğunu anlatsaydınız muhtemelen size inanmayacaklarını gibi üstüne dalga geçeceklerdi. Yüz yıl öncesini bırakın bu kaza olmadan önce halk arasında bile bu şekilde gözle görünmeyen, kokusu, rengi olmayan bu zararlı enerjiden bahsetmiş olsaydınız, bilimsel konularla ilgilenenler hariç ( yıl 1986 ) bireyler kendi kültür, inanç ve yapısına göre anlamlar yüklemiş olacaklardı..

Şimdi buraya kadar rasyonel bilimin ne denli önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Ancak tam da burada, bu kadar teknolojik gelişmeden, yapay zekâlardan, nano teknolojilerden bahsetsek bile henüz bilimin bırakın çözmeyi, daha kıyısına yanaşmadığı bir bilim alanı var : İNSAN PSİKOLOJİSİ, EGO/BENLİK VE İNSAN BİLİNCİ….

Bu gerçekten henüz çok karanlık ve korkutucu bir dehliz. Tarih boyunca antik çağlardan bu güne kadar felsefeciler, felsefe ile ilintili bilim dallarından Psikolog ve Sosyologlar bu konu ile ilgilenmiştir.

İnsanlık bilinebilen tarihi boyunca ( özellikle tarım devriminin başlaması ile ) beş bine yakın din, çeşitli öğretiler, felsefi disiplinler, ideolojiler ortaya çıkarmıştır. Bu dinler, öğretiler, felsefi disiplinler ve nihayet ideolojiler; her bölgenin, her toplumun içinde barındırdığı gerek toplum yapısı, gerek coğrafi koşulları ve gerekse o bölgenin jeopolitik konumu ile şekillenmiştir. AMA ! bu bilgiler elbette yadsınamaz ancak tüm bu inanç ve ideolojilerin ( bu güne göre düşündüğümüz zaman ) kimileri içinde yoğun çelişkiler barındırsa da ) işte tüm bunların bilerek, bilmeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz insanı götürmeye çalıştıkları bir yer, bir ortak noktası vardır : İNSANI YÜCELTMEK VE TEKÂMÜL YOLUNDA İLERLETMEK.. Ben bunların hepsine “YOL” diyorum. Kimi yolların alt yapısı çok eksik, kimisi çok zorlu, kimisi çok hatalı v.s. v.s. ama amaçları neredeyse aynı.. Öyle ya ; hiç bir din, özellikle ve bilhassa birbirinizi öldürün, yağmacılık ve bozgunculuk çıkartın, doğaya zarar verin demiyor ( prensipte öyle ), hiç bir felsefi disiplin , öğreti de bunları tavsiye etmiyor. Nihayetinde insanlığın bana göre doğruya en yakın, biraz yaklaştığı Sosyalizm de insanların arasında mümkün olabilen en adil, en adaletli sistemi kurmak istemiyor mu ?

Peki, öyle ise ; insanlığın bilinebilen tarihi neredeyse aralıksız biçimde niçin savaş, kan, göz yaşı ve yıkımla dolu ? İnsanların kimilerinde fazla, kimilerinde az olsa da o hep içinde, bilincinin karanlık dehlizlerinde bir yerlerde barındırdığı mağara dönemlerinden kalan vahşi iç güdüleri, yalan söyleme ve başkalarını kandırma potansiyeli niçin var ve insanların bir bölümü zengin ya da fakir bu olumsuz potansiyelde ? Bu acıtıcı soruların, acıtıcı yanıtlarına bir nebze olsun ulaşma yolunda size önemli mesafeler kat ettirecek iki önemli sosyoloji kitabı önerim var :

  • “HASTA TOPLUMLAR” / Buzdağı Yayın evi ( Ünlü Sosyologlarımızdan Doğan Cüceloğlu Ön söz yazmıştır ),
  • “TRAVMATİZE TOPLUM” Ayrıntı Yayın evi..

Özellikle TRAVMATİZE TOPLUM kitabının arkasında yer alan yazı çok çarpıcı..Sizler için alıntıladım ;

Şimdiye dek bize cennetin kapılarını açacağını düşündüğümüz anlatılar, uzaktan göründükleri gibi pratik bilgiler sunuyor mu? Acaba günümüzün insanlığımızı sorgulatan, çelişkilerle dolu dünyasında yaşanan sorunların köküne yeterince iniliyor mu? Aklın egemenliğinde olduğu düşünülen modern dünya, gerek doğaya gerek insanlara adil muameleyi olanaklı kılıyor mu? Fred Harrison bu çalışmasında uygarlıkların sonunu hazırlayan meselenin kökenine değiniyor ve bu konuyu somut veriler üzerinden inceliyor.

İnsanlar arasında yaşayan yırtıcılar Tanrı’nın uygarlaşma adına yok edilmesinden fayda sağlamışlardır. Bu yırtıcılar her an her yerdedir. Üstelik de hukuk kuralları üzerinden hareket etme özgürlükleri bulunur. Artık Tanrıların değil, ölümlü insanın kuralları geçerlidir ve toplum bir hile kültürü içine hapsolmuş durumdadır. Doğanın kaynaklarından “her bireyin eşit yararlanma hakkı olmalı” görüşleri özgürlüğün hüküm sürdüğü düşünülen toplumlarda yaygın kanıdır, fakat yaşananlar bir hayal kırıklığından öteye gidemez.

Habil ve Kabil’in hikâyesi aslında insanların gelecekte başlarına geleceklerin habercisidir. İnsanlığın her evresinde topluluk ruhuna ve insanın kendini gerçekleştirmesine, ortak çıkar adına yararlı girişimlerde bulunabilmesine yönelik tehditler olsa da, çeşitli antlaşmalarla bireylere tanınan kurallar güvence altına alınmıştır. Günümüzde en eski antlaşmalar bozulmuştur. İnsanlık ileriye gittiğini düşünmektedir fakat toplumda bu denli ikilikler varken gerçekten de bir ilerleme söz konusu mudur? Düşünürler ve akademisyenler, yaşananların ardındakini görmemekte veya görmek istememektedir. Şimdiye kadar hiçbir öğreti, uygarlığın sorunlarına çözüm bulamamıştır. Bunun sebebi gerçekleri görmekten bile bile kaçınmak ya da toplumda normalleşmiş şeylere eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmamak olabilir mi? Travmatize Toplum, hem birey hem toplum eksenli bir travma durumunu açıklarken ekonomi, sosyoloji, psikoloji gibi disiplinlerden faydalanarak uygarlığı yozlaştıran meseleye çok boyutlu bir yaklaşım getiriyor. Hasta bir toplumu muayene ederek bağışıklık sistemini çökerten virüslerden arındırmanın çarelerini sunuyor…

DEĞERLİ DOSTLAR !! YIRTINA, YIRTINA BU FAKİR SİZLERE BİR ŞEYLER ANLATMAYA ÇALIŞIYOR… Evet…Bir şeyler anlatmaya çalışıyorum, dilim ve beynim döndüğünce !!

Ne diyoruz ? Dinlerin, her hangi bir felsefi disiplinin, bir öğretinin ya da ideolojilerin … Bunların hepsi yozlaşabilir, hepsi kendi içinde amip gibi bölünebilir ve bu kez yarardan ziyade çatışmaya neden olabilir. Bunu çok değer verdiğim iki kişi çok güzel anlatmış ;

  • “Hiç bir düşüncenin masum ve makul ölçüler dışına çıkıp bir tür faşizme dönüşmesine izin vermemek gerek. Her ideoloji ne yazık ki bu tür totaliterleşmenin tehlikelerini taşımaktadır. Bu ister ırka dayalı olsun, ister dine, ister sınıfa dayalı olsun fark etmez. Hepsi bu tehlikeyi taşımaktadır. Tarih bunun tanığıdır. Açık toplum olmanın gereklerini ortadan kaldıran her türlü uygulamaya empatimizi kaybetmeden önce karşı durmalıyız. Çünkü otoriter yetkeci her yapıda akıl ve vicdan hür değildir. Aklın ve vicdanın hür olmadığı yerde korku empati yeteneğini yok eder.” Ali Cenap Ertay
    • Yeter ki kendinize öncelikle bilimsel yöntemi önder olarak alın; her şeyi önce aklınızın süzgecinden geçirin ve bilgelikle değerlendirin. Bir söze, bunu söyleyen kişi bir başka bakımdan bilgili ve saygın oldugu için hemen inanıp kapılmayın. Yeter ki hiç bir şeyin kesin ve son, tam ve yetkin olduğunu sanmayın; her bilginin içeriğinde bir yanılgı payı bulunabileceğini, gerçeğin görünenden başka türlü de olabileceğini bilin. Yeter ki başkalarının düşüncelerine tutsak olmayıp, kendi düşüncelerinizin özgürlüğünü sağlayın. Özgür düşüncenizi koruyun ve evrimsel doğrultuda gelişim gösterme çabasından geri kalmayın.. Murat Özgen Ayfer

    Evet bu iki cümle de yazdığım yazının özeti gibidir.. Söz konusu dinler, ideolojiler ( kimisi daha iyi, kimisi çok kötü, kimisi gerçeğe en yakın v.s.. olsa da ) hepsi bir parça yoldan sapma ve devrilme tehlikesi taşıyor. VE GELELİM BİLİM !! Bunlar öyle de BİLİM denilen olgunun kendisi nasıl ? Maalesef söz konusu insan faktörü işin içine girince bildiğimiz her şeyde bir görecelilik ve değişkenlik söz konusu oluyor. Bunu nereden anlıyoruz ? tabi ki tarihten… Orta çağ da zıvanadan iyice çıkan Hıristiyanlık ve Kilise ; cadı, büyücü diye kadınları ve kara kedileri yakmaktan tutun, Cennetten arsa satmaya kadar saydığımız ve sayamadığımız hurafe ve sapkınlığa boğazına kadar batmış, kralların ve feodal derebeylerin halkı açlıktan ot yiyecek derecede sömürmede ve meşhur haçlı seferlerinde din kılıflı yağma ve çapul da kullandığı tam bir aparat haline gelen elverişli bir din olmuştur. Halbu ki siz hiç İNCİL okudunuz mu ? İNCİL ne demektedir ? “yanağına bir tokat atana, diğer yanağını da” çevir ya da “bir lokma, bir hırka” gibi aşırı hümanist fikirleri savunmadı mı ? İşte 1600 lerin sonuna kadar süren bu hurafe ve yobaz din, resmi olarak 1789 tarihinde sanayi devrimi ile birlikte batı dünyasında reel yaşamı yönetme ve yönlendirme iddiasından tamamen el çektirildi ama onu tamamen yok etmek yerine nostaljik bir figür olarak ve kimi zaman da kullanılmak üzere yedek kulübesinde bir yer verdiler. Peki ya bundan sonra ne oldu ?

    Yüz yıllarca Hıristiyanlık kullanılarak sömürülen Batı toplumu, bu kez de “1700 – 1800′ lerin kaba materyalizmi ile tanıştı. Bu dönemi iyi anlamak için BATI FELSEFECİLERİNİ

    • “Immanuel Kant‘ın ahlâk ve etik felsefesinİ” ,
    • “Jean Meslier“in materyalizminİ ( Tanrısızlığın ilmihalini öneririm ),
    • Jean-Jacques Rousseau‘nun odak noktasına insanı alan felsefesinİ,
    • HEGEL‘in diyaletiğini,
    • Schopenhauer’ ın idealizmini ve etik, pesimist, ahlak üzerine görüşlerini,
    • Nietzsche’nin postmodernizm, varoluşçuluk, postyapısalcılık üzerine aforizmalarını,
    • “Düşünüyorum, öyle ise varım” diyen Modern Felsefe’nin kurucusu sayılan DESCARTES’i (Onun için felsefe bilgiyi somutlaştıran bir düşünce sistemiydi ve bunu şu şekilde ifade etti :
      “ Tüm felsefe bir ağaç gibi olduğundan; metafizik kök, fizik gövde, ve diğer bilimler bu gövdeden dallanan dallardır, bu dallar üç ana başlığa indirgenebilir : Tıp, mekanik ve etik. Ahlakın bilimiyle, bilgeliğin son derecesi olan, diğer bilimlerin en yüksek ve en mükemmel bütün bilgisini anladım.”)
    • THOMAS HOBBES‘in materyalist ve mekanik görüşlerini..
    • JOHN LOCKE’yi
    • KARL MARX VE ENGELS’in Politik görüşlerinin temeli olan Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmini, incelemek lazım

    ve sizler için seçtiğim on üç DOĞU FELSEFECİLERİNİ

    Hallac-ı Mansur, Farabi, İbn Sina, Gazzâlî, İbn Tufeyl, Feridüddin Attar, İbn Rüşd, Sühreverdi, İbn Arabi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, İbn-i Haldun, Fuzuli..

    Bunların arasından özellikle İbn-i Haldun’un “Mukaddime” isimli eseri tüm dünyaca meşhurdur. Kendisi ; Machiavelli’den Rousseau’ya, Comte’tan Spencer’a pek çok önemli düşünürün fikirlerini şekillendirdi.

    İşte bu doğu ve batı felsefecilerinin elbette hepsinin detaylı bir biçimde kitaplarını okuyun diyemem ama hiç değilse bu iletişim çağında google üzerinden temel görüşlerine ulaşabilir, istediklerinizin kitaplarını PDF olarak okuyabilirsiniz..

    Peki bu okumaların sonunda ne olacak ? Bu teorik okumalarınızın ve kendi yaşadığınız pratik hayatın harmanlanmasından bir sentez oluşacak kafanızda. Yaşamın derin anlam ve sırlarına biraz daha yaklaşacak, tekâmül merdivenlerini bir basamak daha çıkmış olacaksınız..

    Son olarak ;

    Hermetik Felsefe’nin Yedi Kozmik yasasından biri ile yazımı sonlandırıyorum ;

    “Her şey ikilidir ( dualite ) ;her şey iki kutba sahiptir, her şeyin kendi zıtlık çifti vardır ; benzeyen ve benzemeyen aynıdır; zıtların doğası birdir, dereceleri farklıdır; uçlar buluşurlar; bütün hakikatler yarım hakikatlerdir; bütün paradokslar uzlaştırılabilir.”

    Not: Yazının 3.serisi gelecek

    KAOS – DİNLERİN, İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİ VE İNSANLIĞIN BÜYÜK TRAJEDİSİ /1

    Daha eskilere gidilse de,Türkiye de özellikle son on beş, yirmi yıldır; özgür aklın, bilimsel ve analitik düşünebilmenin tüm yolları ve yöntemleri neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumdadır. Yalnız yazının bu girizgâhı ve oklarının hedefi, sanıldığı gibi sadece birilerini işaret etmiyor, toplumun genelini, tüm katmanlarını, hepsini işaret ediyor, kapsıyor..Bu yazı, sadece saf aklın, bilimin, felsefe’nin ve vicdanın harmanlanmasından süzülen samimi ve yapıcı bir eleştiridir. Bunun dışında, insanları, dini ya da politik grupları hedef alma, dalga geçme, küçümseme, onların düşüncelerini değiştirme ya da yönlendirme amacı taşımamakta, onlara rakip yeni bir yol ya da ideoloji icâd etme amacında da değildir. Bununla birlikte, bu yazıyı yazdıran düşünce sistemi, aslında aynı çamurun içinde beraberce bulanıp, farkında olmadan birbiriyle simbiyotik ilişki içinde olanlardan çok farklı bir yol izlemektedir. Aksine bu dini ve politik ideolojilerle farkında olmadan çile içinde kendini tanımlamaya ve bulmaya çalışan, kendini sınırlayan ve hapseden zavallı insanların bir zihinsel sıçrama ile kendilerini ham bir taş içinde yontarak, ağır, aksakta olsa insanlığın tekâmül merdivenlerinde ilerlemesine yardımcı olmak istiyoruz..
    Eğer gerçeği arıyorsanız, amacınız bu ise, eğer doğanın yasalarına paralel, sürekli bir gelişim ve değişim ile tekâmül yolunda ilerlemek istiyorsanız, iğneleri sadece bir yere değil, bir çok yere batırıp acıtmanız gerekmektedir. Bu nedenle var olan tüm ideolojileri ve inançları sorguluyorum. Ancak bunu yaparken birini, diğerlerine karşı seçip, birini biricik ve tek yetkin, son ilan etmeyip, hepsini adaletle, tüm artı, eksi yönlerini incelemeye çalışmaktayım.
    Bu tespitlere hangi gerekçelerle, nasıl ulaştık ? Bu tespitleri yapabilmek için bilincinize yerleştirdiğiniz dini, politik, ideolojik ( her ne ise.. ) tüm görüşlerinizden sıyrılarak, sadece saf akıl, bilim, felsefe ve adaletli bir vicdan ile olay ve olguları gözlemleyebilmeniz gerekmektedir. Tabi ki bu donanımlardan sonra da, söz konusu inanç, ideoloji, öğreti v.s..v.s. kalıplarının içinde kendini arayan ve tanımlamaya çalışan söz konusu çeşitli insan gruplarının içinde bulunmanız ve çelikten bir irade ile tartışmadan onları sabırla dinlemeniz, onların dünyaya ve hayata bakış açılarını anlamak için, onlara can alıcı kritik soruları sormanız ve verecekleri cevapları sizin düşünce kalıplarınızın dışında, gerçek hür bir akıl ve vicdanla analiz ediyor olabilmeniz gerekmektedir..Eğer çevreniz de, Dünya da ve yaşadığınız ülke de olup bitenleri tam olarak bağımsız bir şekilde anlamak istiyorsanız, yöntem ya da kendimizce ürettiğimiz yöntemlerden birisi budur diye düşünmekteyiz. Bunun dışında kesin ve köşeli hatlarla bir tarafın tarafgirliğini duygusal olarak icra ediyorsanız,( kendinizce yüzde yüz inanıp, size mantıklı gelse de..) bu durumda sizin tarafgirliğini yaptığınız ideoloji ya da din ya da her ne ise, onun mutlaka keskin, çatışmalı rakip kutupları ortaya çıkacaktır ve bu bir kör dövüşüne dönüşecektir. Türkiye de ya da Dünyada, insanların ezici büyük çoğunluğunun desteğini alarak, henüz bu kör dövüşünden kesin galip çıkan her hangi legal ya da illegal bir parti, sistem, topluluk, devlet, örgüt bulunmamaktadır. Bulunması da imkânsıza yakın bir seviyededir. Ayrıca başarı ya da başarısızlıkta göreceli bir kavram olduğundan, neye göre başarı ? neye göre başarısızlıktır ? Örneğin akp, toplumun üst yapısının soyut değerlerini köküne kadar sömürüp, somut neticeler elde ederken, gerçek anlamda hiç bir ideolojisi olmayan, yolsuzluklara ve hukuksuzluklara dibine kadar katrana bulanmış bir organizasyon değil midir ? Öyledir, ancak toplumun ve devletin çöküş aşamasında bile halen bir karşılığı bulunmaktadır. Hem de 17 senedir..!!
    Siz bunları ideolojisini iyi bilen bir Sosyaliste söylediğiniz zaman, toplum da uzun yıllardır ve halen bir karşılığı olan akp’nin oy oranının ya da toplumda ki karşılığının kendileri için zerrece hiç bir şey ifade etmediğini, bunun diyalektik düşünce dizgesinde geçmiş nedenlerinden tutunda, tüm diğer nedenleri sizlere uzun uzun, güzelce sıralarlar. Bu güzel, iyi, katılıyorum. Ancak geçmişte, Cumhuriyetin kuruluşunda Sosyalizmin bu topraklara ve topluma gelemeyiş nedenini ise, 3, 5 kişiye bağlarlar. Evet yanlış duymadınız ; toplumun alt ve üst yapısını, sosyolojisini v.s. hiçe sayarak bunun sorumluluğunu Cumhuriyetin kurucusu 3, 5 kişinin üzerine yıkma eğilimi mevcuttur.( Bazı insaf ve izân sahibi olanlar hariç ) Halk arasında ki tabirle bu konularda epey hararetli “nizah” yaparlar.. Ancak sıra kendilerinin bu tarihsel süreçte niçin başarılı olamadıkları, toplumda neden bir karşılıkları olmadığını, hele de tüm bunları bir kenara bırakın 100’ün üzerinde irili, ufaklı bir sürü farklı fraksiyonun niçin birleşemediğini ( ya da aynı çatı altına gelemediğini ) ve birleşmenin ötesinde bir çoğunun neden kavgalı olduklarını sorduğunuzda inanın net ve doyurucu bir cevap alamazsınız..
    Sorumluluk almak yerine, suç ve suçlu arama, hep “ama” larla, “fakat”larla başka bir yerlerde havada asılı “nedenler” durmaktadır. Ancak yine de, her şeye rağmen bu güruhtan bazı insanlar başka hiç bir topluluğun yapamadığı öz eleştiriyi yapabilmektedir. Bu da diyalektik materyalist maddeci düşünce metodunun, onlara verdiği çok sağlam tahkim edilmiş düşünebilme yeteneğidir. Buna beynin sol mantık/matematik  lobunun yoğun çalışması neden olmakla beraber, diğer empati/ duygusal zekâ’nın körelmesine neden olmuştur. Gerçekten de Marksistlerin en anlamadıkları konu; insan psikolojisidir. İnsanın duygusal içkinliğini anlamada oldukça yetersiz kalmışlardır. Demek ki insanı sadece midesinden yakalamak yetmiyor ? Onun ruhsal ve psikolojik gelişimini de sağlamak ve katkıda bulunmak zorundasınız…
    Türkiye de dini inançları siyasallaştırmak isteyen, yani bireyin ve toplumun tuvalete gitmesinden tutunda, kamu ya da özel hayatın her alanını düzenlemesi ve kapsaması gerektiğine körü körüne inanan bir miktar hasta beyinli insan topluluğundan her hangi birine şu soruyu sorduğunuz zaman ; “Ortadoğu da ( tüm İslâm coğrafyalarında)  süregelen az gelişmişlik, hiç bitmeyen iç, dış savaşlar, kaos, adeta orta çağa geri dönmüş ülkelerden bahsettiğiniz zaman size ; “Ama onlar İslamiyeti doğru uygulamıyor” ya da  “bölgeyi sürekli mikser gibi karıştıran etki ajanlarından” bahsederler ama asla kendi sözde ümmet ve İslam medeniyetinin iç çelişkilerinden, değişmeye ve gelişmeye engel, revize olamayan inançlarının olumsuz yanlarını asla düşünmezler. Bunu düşünebilmek onlara ölüm gibi gelir. Zaten çoğunluğu yaşamayı ve yaşatmayı değil ölümü seçerler. Siyasal islamcılar nekrofolisttir. Bunların da beyinlerinin sadece sağ lobu aşırı çalıştığından diğer mantık bölümü geri dönüşü olmayan bir tatile çıkmış, akıllarını vestiyer de unutmuş, son derece tehlikeli ve hasta ruhlu insan topluluğudur.
    İslamiyet aşağı, yukarı 1400 yıl önce,  Kapitalizm 19.yüzyılda sanayi devrimi ile, Sovyet Sosyalist devrimi 102 yıl önce,  Türkiye de Kemalizm’in resmi sistemleşmesi ve Chp parti programına alınması  85 yıl önce gerçekleşti…
    Bu bağlamda yukarıda ki hepsi için konuşmak gerekir ise ; “X ideoloji, X din v.s..v.s amalarla, fakatlarla, şu veya bu nedenden dolayı çökmesinin nedenleri değil sonuçları önemlidir. Çöktü mü?  çöktü. Bitti. Lamı cimi yok. Lafı dolandırmaya da gerek yok.  Bunların çökmeleri milyonlarca insanı hayal kırıklığına, yüzyıllar süren düşmanlıklara, kine, intikama, fakirliğe neden oldu mu ? oldu…Gerisi halk arasında ki tabirle “ölü götü’nün değerlenmesi” meselesidir.  Sonuçlar kör göze parmak misali ortadayken X ideolojiyi, X dini v.s.. biricik ve ulaşabilecek en son nirvana, yetkin ve biricik doğru görüp; “Ama şu olmasaydı, ama bu olmasaydı yıkılmazdı, bu hâlâ biricik ve değişmez yol, yöntem demek; kusura bakmayın ama doğru ve aydınlanmış bir aklın düşünme metodu değildir. Bu olsa olsa aklın inat ve kararlılıkla çürümeye doğru gitmesinden başka bir şey değildir…
    Sorun sadece ; şu ya da bu ideolojinin diğerinden daha iyi olması, diğerinin daha kötü olması sorunu değil..Aslında dini inançların ilk ortaya çıkışları da insanlığın tekâmül merdivenlerinin ilk basamaklarıdır. İnsanlığın fiziksel evrimi gibi düşünsel, bilişsel evrimi de yavaş yavaş gelişmektedir. Dinleri, ideolojileri birbirleri ile sürekli mantıksızca karşılaştırmak, çatıştırmak, birini, diğerine karşı rakip görmek ya da birini diğerine karşı seçmek…Bunlar özgür düşünce sistemini bilmeyen insanların en sevdiği sabit fikir sistemidir. Halbu ki dinler, öğretiler, ideolojiler ; çoğunlukla kendi coğrafyasında, kendi toplumunun alt ve üst yapısının gereklerinden doğmuştur. Homo Sapiens dediğimiz günümüz insanının ilk temsilcileri, ilkel komün dönemi hariç, tarım devrimi ile birlikte maddi eşitsizliklerin başladığı dönemdir. Bu dönem yaklaşık 7000 yıllık bir dönemi kapsar. Ateşin bulunması ile tekerleğin bulunması arasında yaklaşık iki yüz bin yıl süre bulunmaktadır. İnsanlık farklı coğrafyalarda; çok ağır, çok çileli, çok uzun bir fiziksel ve bilişsel evrimle, değişe değişe bu günlere gelmiştir. Bu günlere gelişte çeşitli dinler, mitler, efsaneler ve sonunda 18 ve 19.yüzyıl olmak üzere ideolojiler dönemi başlamıştır. Kısacası insanlar ve diğer tüm canlılar sürekli bir değişim ve döngü sistemi içinde yaşamaktadır. Bu değişmez  evrensel kanundur. Kim bu kanuna karşı gelir ? O zamanın ve değişimin çarkları arasında un, ufak olur. Kırmızı ile belirttiğim cümle’nin konusu ile ilgili ; insanlığın düşünsel evrimi ve değişimi ile ilgili size eşsiz bir eser öneriyorum. ORHAN HAÇERLİOĞLU’nun PDF kitabı>>> “DÜŞÜNCE TARİHİ” <<<  ( bu kitap o kadar ilgi gördü ki yıllar sonra tekrar takrar baskıları yapıldı, orjinalini almanızı öneririm ) Bu evrensel kanun x din, x ideoloji, x insan, x nesne, aklınıza gelebilecek her türlü canlı, cansız materyal için böyledir. Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet ve başka dinler; ilk ortaya çıktığı orjinleri gibi kalmış mıdır ? bir çok mezheplere, fraksiyonlara ve cemaatlere bölünmüş, kimi zaman bu bölünmeler uzun süreli çok kanlı savaşlara neden olmamış mıdır ? Yine ideolojiler ; Kapitalizm, Liberalizm, Faşizm, Sosyalizm, Türkiye de Kemalizm, orta doğu Arap dünyasında Baas hareketleri… Bunların her biri kendi içlerinde, kendi aralarında defalarca bölünüp, kendi aralarında birbirlerini revizyonizmle, hainlikle  suçlamadı mı ?  kendi aralarında kanlı iç hesaplaşmalara girişmedi mi ? Türkiye de Atatürk ve devrim ekibi sonrası Kemalizm adına neler yapıldı ??? Kemalizm adına yapılan her şey doğru muydu ? Her şey mükemmel, her şey doğru icra edildi ise bu günkü feci tabloyu ortaya çıkaran nedenler nedir ? Türkiye’nin bu günkü içler acısı duruma gelmesini aklını vestiyerde unutan kimi akp’liler gibi “dış güçler, üst akıl, etki ajanları” v.s. diyerek rahatlayıp, bu günkü duruma gelişin tüm suçunu ve yükünü bir yerlere yükleyip rahatlamak ve her şeye rağmen kendimizi avutmak doğru mudur ? Söz konusu bahaneleri neden olarak gördükten sonra dalga geçtiğiniz akp’lilerden farkınız ne ? Bu acıtıcı ve beyni zorlayan soruları kendimize sormamız gerekir..Ancak tüm bu kaotik tartışmalardan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün tarihsel şahsiyetini ve 1923’ten 38’e kadar olan çekirdek devrim ekibini dışarıda tutuyorum. ATATÜRK hiç şüphesiz kısa hayatında inanılması güç işler başarmış, genelde dünya insanlık tarihine, özelde memleket sathında adını altın harflerle yazdırmış, etkileri dünya çapında hissedilmiş deha bir insan. Öyle ki ; 1950, 60 lardan beri çok yoğun sistematik dinci/yobaz propagandalar, 1970 – 80 ler de “Kemalizm adına, hesabına hareket eden işkenceci, katliamcı, amerikancı, cia köpeği cuntacılar ve yine o 12 Eylül cuntacılarının attıkları temel ve sağladığı imkânlarla, toplumda ayrıcalıklı “elitist” bir sınıf meydana getirip, bu günkü iktidarı başımıza belâ edenler…Tüm bunlara rağmen kalplerden ve hafızalardan silinemeyen bir insan var ortada. İşte tam da bu yüzden Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ile tek parti döneminde ki Kemalizm ideolojisini birbirinden ayırıyorum. Tam da bu konuda Hacettepe Üniversitesi tarih ve İslam tarihi üzerinde gerçek bir uzman olan akademisyenlerden Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak’ın, Atatürk ve Kemalizm arasında ki, ilişkinin “antropomorfizm” kavramı üzerinden incelendiği bir pdf kitap özetini buldum <<<( 15.sayfa )>>>  Bu konuda Ahmet hoca ile aynı şekilde düşündüğümüzü görüyorum.
    1923 Cumhuriyetin resmi ilanı Devrim mi dir ? değil midir ? elbette kör göze parmak misali devrimdir…
    * ( Hadi buraya devrimin tanımını da koyalım : bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik”.  
     
    *Bu devrimin, yani 29 Ekim 1923’te resmi olarak ilan edilmesi, Atatürk’ün mecliste ki konuşmasında ve aşağıda ki  “TBMM” nin 29 Ekim 1923 günü meclis tutanak belge ve zabıtlarında  :  <<<MECLİS TUTANAKLARI1>>><<<MECLİS KÜTÜPHANE BELGELERİ>>>Hiç birisinde “Kemalizm” vurgusu yok, Kemalizmden bir tek bahis yok. O zaman bu ilk devrim ne devrimidir ? neyin devrimidir ?  Bu kadar bilgi ve uğraşıdan sonra bunun tanımını söylemeye cüret etmeye her halde hakkım var :
    ( 1 ) Kökü İttihat ve Terakki’ye giden, elbette batı aydınlanmasından etkilenen, ama kendi toplumunun üst yapısıyla, batı aydınlanmasını ustaca harmanlayan ve kendine özgü sistemini geliştirmeye çabalayan  “Türk Devrimidir”, ( eğer bu devrimi bir ulus, bir millet yapmış ise o devrimin, o milletin ismiyle anılmasından daha tabii ne olabilir ?
    ** Not: Türk devrimi ( Türk ulusunun ve o ulusun gövdesine ait tüm unusurların yaptığı devrim ) Sovyet devrimi ( Sovyet ulusu, uluslarının yaptığı devrim) , Fransız devrimi ( Fransız ulusunun yaptığı burjuva devrimi ),  İran İslam devrimi ( Din burada ideoloji yerini almış ama devrim lafının başında burada da “İran” var. Ve daha bir çok örnek saymak mümkün ) Devrimi ideoloji yapmaz, devrimi canlı insan yapar, insanın kanı, teri, canı pahasına gerçekleşir. İnsan da bir topluma, bir ulusa ait ise elbette devrim o ulusun adıyla anılır. İdeoloji ise onun ruhu ve itici gücüdür.  Bunu da kuru ve bağnaz bir milliyetçilikle, bir tarafgirlikle değil, bir “realite” olarak söylüyorum.
    ( 2 ) Ağırlıklı olarak devrimi yapan, geliştiren kadro ve ulus Türk ulusu olsa da bu devrimin bir diğer adı da “CUMHURİYET DEVRİMİDİR”,  Cumhuriyet Devrimi ise sadece Türk etniğinden olanların değil,  bu ulusa, bu topraklara, bu devlete gönülden bağlı olan herkesin devrimidir “Cumhuriyet Devrimi”..Bu 2.tanımı da, bu topraklarda yaşayan herkese hitap ettiği için evrensel nitelikler taşımaktadır ve her 2 tanımda birbiriyle çelişmez. Her iki tanımda doğrudur. Kemalizm ise, bu tanımlamalarla yaptığımız söz konusu devrimden sonra ki yıllarda devrimin “ideolojisi” olarak yerini almıştır. Yine bu Kemalizm tartışmalarında okuyabileceğiniz bir kitap tavsiyesi : <<<Türk Devrimi ve İdeolojisi >>>not: kitabı tarihçi kitabevi / moda-istanbul adresinden yeni basımını bulabilirsiniz..  Yine Kemalizm konusunda bir diğer kitap tavsiyesi akademisyen Taha Parla’nın ( önemle tavsiye ederim !! ) : <<<“Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye de Korparatizm”>>>
    Şimdi bunlardan sonra gerçekten çok değer verdiğim, vatan severliğinden, yurt severliğinden kendimden bile daha çok emin olduğum, yobazlar hariç herkesin çok sevdiği, saydığı  bilge insan ÖZDEMİR İNCE ‘ nin kendi resmi sitesinde Kemalizm ile ilgili yazdıklarına bakalım : 
     
    Çok açık görülüyor ki, Özdemir İncenin de , biraz önce linkini verdiğim Prof.Ahmet Yaşar Ocak’ın tanımlamaları da , benim size burada yığınla örneklerle, belgelerle anlattıklarımda tek bir şeye işaret diyor ; İnsanları bir sözcükle, bir kelimeyle, bir öğreti ile, bir ideoloji ya da din ile özgür düşüncesini sınırlamaya çalıştığınız zaman ya da bu kalıplara aşırı vurgu yaptığınız zaman sanırım halk tabiri ile kantarın topuzu  kaçıyor ve bir bozulma, çürüme başlıyor. Çünkü bu yöntemle yüzde yüz doğru yapılan iş bile, yanlış bir yerlere doğru evrilmekte, saçma, sapan boş mugalatalara neden olmaktadır. Cumhuriyet devrimi ve hemen sonrasında ki Kemalizm ideolojisi , o dönem ki toplumun hamuru (sosyolojisi), ülkenin bulunduğu  Jeopolitik konumu göz önüne alındığında, belki de yapılabilecek ve mümkün olabilecek en mantıklı uygulamalardı. O dönemde ( 1920 lerde ) tüm alt yapısı çökmüş, harabe halinde ki ülkenin 11 milyonluk nüfusunda henüz ne bir işçi sınıfı, ne de üç, beş ecnebi tefeciden başka bir burjuva bulunmayan müslüman ve taassup bir ülkede Sosyalist bir rejime gidilmesi mümkün görülmüyordu. Yabancı devletlerle olan savaş hariç, Türkiye’nin en batısından, en doğusuna kadar din adına bir çok ilinde iç ayaklanmalar çıkmamış mıydı ? Görünen o ki, o dönemde tam olarak ne Sovyetler’e benzer bir sistem kurulabildi, ne de tamamen batı kapitalizmine benzer bir sistem kurulabildi. İki kutup, iki dünya arasında kalan Türkiye, beğenin ya da beğenmeyin kendine has bir sistem ortaya koydu…Ancak 1945 – 50 lere kadar işleyen bu sistem, şu da bir gerçek ki, şimdi bu gün, kapitalizm bile sayılmayan, kapitalizm ötesi, çok feci, orta çağda ki feodal dere beyliklerine benzeyen, tam bir fecaat duruma sürüklendi. Türkiye tek adam rejimi ile orta doğu da ki her hangi bir çadır devleti seviyesine indi. Devlet dediğimiz bu organizasyon, 60 lı yıllardan itibaren deyim yerindeyse kendi öz evlatlarını çiğ çiğ yemiştir… Bu ülkeyi dünya ölçeğinde aydınlık günlere taşıyabilecek devrimci gençlerini ve entelektüel aydınlarının neredeyse tamamının kökünü kurutmuştur. Tam da bu noktada Sosyalist arkadaşların bu konuda yaptıkları kimi teşhislere katılıyorum. Mesela ;
    Yukarıda ki Kemalizm ifadelerine kesinlikle katılmıyorum. Uzlaşma : Külahıma anlat diyebileceğim, çok komik, hatta komik ötesi saçma bir ifade…Belki 1920 li yıllardan 45 – 50 lere kadar sınıflar arasında ki makas bu kadar açık ara ve çeşitli değildi. Ancak yukarıda ki ifadenin bu gün hiç bir karşılığı yoktur. Türkiye ve Dünyada ki sistem ; birilerinin ( bir avuç azınlığın ) sürekli kazanıp, servetlerini nesilden, nesile aktarmasına, diğer çoğunluğun sürekli kaybetmesine ve sürekli rekabete dayanır. Hal böyleyken yukarıda ki ifade şu anda tam anlamıyla havada kalmıştır. Orta da birbirleriyle uzlaşması imkânsız sınıflar ve bu sınıfları doğuran boktan bir sistem varken neyin uzlaşmasından bahsediyorsunuz ?
    Özelde insanlığın, genelde yaşadığım vatanda insanların kanını yavaş yavaş sülük gibi çekenlerle neyi uzlaşacağım ? Şimdi belki de ;  okuyanlardan bazıları “ama o öyle değil, böyle, biz olsaydık öyle olmazdı falan diye tatava yapmasın. İşte tam olarak böyle. Bir fotoğraf düşünün;  fotoğrafta, Cumhuriyet devrimi, Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ve bir de Kemalizm var. Ben bu üçlü fotoğrafta Atatürk’ün tarihi şahsiyetini ve Cumhuriyet devrimini, diğerinden ayırıyorum. Ayırıyorum çünkü Kemalist  sistem, şu yada bu şekilde bu günlere evrilmiş, radikal sol ile siyasal islamcıların habire vurduğu yumuşak karın haline gelmiş, onun kimi hataları ve bu güne evrilmesi yüzünden Atatürk’ün söz konusu tarihi şahsiyeti ve Cumhuriyet devrimi zedelenmiştir. Burada benim her gün Kemalizm güzellemesi yapmam, ondan yana olmam, övmem, bu yönde hoşa gidecek şeyler söylemem neyi değiştirecek ? şimdiye kadar neyi değiştirdi ? Elbette Kemalizm , Cumhuriyet devriminin ideolojisi ve aydınlanma projesinin en önemli ayağıdır. Bununla beraber, bu gün  geldiğimiz nokta ortada. Ne demek istiyorum, daha da açalım : Bu gün geldiğimiz feci durumların günah keçisi “Kemalizm” değildir ama “Kemalizm” bu günkü feci durumları önlemeye yeterli olamamıştır. Bu günkü feci durumları ;  “ama bu feci durumlar, şunlar şunlar yüzünden oldu” diyerek tüm kabahati bir yerlere yükleyip, kestirip atmak aynı müslümanların “ama gerçek müslümanlık bu değil” demesi ile aynıdır.
    1930—1935 te yani Atatürk henüz sağ iken CHP tüzüğünde Kemalizmin resmi ideoloji haline gelmesi, bu düşüncelerimi ve tezlerimi değiştirmez. Atatürk’ü, belirli ilkeleri, kural ve kaideleri olan bir ideoloji ile özdeşleştirmek, onu oraya hapsetmek, ondan ayrı düşünememek, Atatürk’ün rasyonel, pragmatist, akla, bilime ve günün gerektirdiği şartlara göre hareket eden analitik aklına dolaylı yoldan bilerek ya da bilmeyerek hakarettir. Atatürk’ün düşünce sistemini anlayamamak demektir. Atatürk sadece dar bir ideoloji ile değil, akılla, bilimle ve mensup olduğu milletle anılır ve anlaşılabilir. Çünkü rasyonel akla ve bilime inanmıştır. İdeolojiler ise bu gün var, yarın yok. İdeolojiler üzerinde bolca mugalata yapılan, bölgeden, bölgeye, ülkeden ülkeye değişebilen, bir topluma uysa bile, başka bir topluma uymayabilen, çelişkileri içinde barındıran sistemlerdir. Nitekim, Türkiye de ki aydınlanmayı örnek almak isteyen Mısır, Suriye ve Irak’da “Arap Kemalizmi ( kimileri Arap Sosyalizmi de der..Türkiye de ki Türk devriminden etkilendikleri için ben böyle diyorum)” dediğimiz “Baas Partileri” başarılı olamamışlardır.
    O kadar beynelmilelci, insanlığın ortak ideali ve umudu olan Sosyalizm ideolojisi bile maalesef yıkılmıştır. İnsanlığa kan kusturan ve insanlığın tekâmülüne ket vuran Kapitalizm ise son demlerini yaşamaktadır.. Hatta bana göre Kapitalizm gebermiştir ama leşi hala kaldırılmamıştır. BU GÜN, 18 / 19.YÜZ YILDA ORTAYA ÇIKAN İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİNİ VE İNSANLIĞIN YAŞADIĞI KAOS VE TRAJEDİYİ HEP BERABER YAŞAYARAK İZLİYORUZ..!! Bu arada şimdi ki Rusya federasyonu olmak üzere, Dünya’nın çeşitli ülkelerinden konuştuğum insanlar ( 22 ülke… ) Sosyalizm’in tekrar geri gelmesini  istiyorlar ve bunu yoğun olarak tartışıyorlar. Ama bir farkla “Sovyetler de ki hataların bir daha asla yaşanmaması koşulu ile”… Farkındaysanız Sosyalizm tekrar yükselişte.. Sosyalizm, Sovyetler’in simgeselliğin de yıkılmış olsa bile hala dünya da ki insanların bilinçlerinde yer etmiş. Çünkü Sosyalizm, Marx/Engels, tarafından sistemleştirilmiş ve politik bir ideoloji haline getirilmiş olsa da, ilk defa onlar tarafından icad edilmiş, bulunmuş bir ideoloji değil. Kabul etmeliyiz ki , Sosyalizm; onları da aşan, insanlığın ortak ideali, ortak bilincidir.
    Türkiye de insanlar, özellikle halk, sözcüklerin büyülü gücünün olduğunu sanır. Kendini bir sözcükle tanımlamakla ve sınırlamakla bir paye elde ettiğini sanır. ( Muhafazakâr, sağcı, solcu, orta’nın sağı, orta’nın solu, şucu, bucu, Sosyalist, Kemalist,..v.s..v.s. )
    Maalesef sözcüklerin sözde büyülü gücü; ne bireysel yaşamımızı, ne de ülkede ki berbat durumu engelleyebilmiştir. Hiç bir olumlu etkisinin olmadığı gibi, gezegen çapında da olumsuz gelişmeler yaşanmıştır. Küresel ısınma durdurulamamıştır. Bu konuda AB ve BM de yayınlanan raporlar, bağımsız bilim adamlarının yaptığı çalışmalar korkutucudur. Bu hızda devam etmesi halinde gezegen çapında felaket sonuçları olabileceği tahminleri yapılmaktadır. Türkiye de Burdur gölü olmak üzere, irili ufaklı bir çok göl kurumuştur. Tarım ve hayvancılık neredeyse çökmüştür. Belli başlı ürünler hariç tarım ürünleri ithal edilmektedir..Dünya ki 100 ailenin toplam serveti , tüm dünyada ki 200 küsür devletin bütçesine ulaşmıştır…Daha ne diyebiliriz ki…
    Tüm bu olanlara rağmen ; halk tabiri ile “kimse yoğurdum ekşi” dememektedir. Herkes yaşanan olumsuzluklara, haklı ya da haksız bir takım nedenler bulmakta, nedenlere de bahaneler üretmekte, bahaneler üzerinden de tek kendi dünya görüşünü haklı çıkarıp, diğer bütün kötülüklerin kaynağını kendi gibi düşünmeyenler de görmektedir. Bunu sosyal medya denilen lağım çukurunda ki kısır tartışmalardan görmekte, gözlemlemekteyiz..
    Son olarak ;
    İlk başta söylediklerimizi yine tekrar edelim. Bu yazı doğru olduğuna inandığınız , kesin inanmışlık içinde yüzdüğünüz bir takım dünya görüşlerini yıkmak, o görüşleri değiştirip, yerine başka bir dünya görüşünü ikame etmek, ikna etmek amacıyla yazılmamıştır. Zira dünyaya, olay ve olgulara bakış açınız değişecek olsa bile, bunu sizden başka yapacak kimse bulunmamaktadır. Bulunmaması da gereklidir. Zira sağlıklı olan budur. Yazının amacı sadece sizi etkileyen, çevreleyen etmenlerden sıyrılıp, sadece ve gerçekten “sen” olarak, kendin olarak, “insan” olarak düşünmenizi, düşünmeye, sorgulamaya sevk etme amaçlı derlenmiş bir yazıdır..
    Saygılarımla
    Timur Türker