İNSANLIK, TARİH VE DEĞİŞİM

Çevresinde ki olay ve olguları anlamada yaşı en az 45 ( aslında bir yaş sınırlaması yapmak istemedim ama bir ortalama yaş düşündüm. Yoksa bilinci yüksek on beş yaşındaki bir genç de araştırarak doğrulara ulaşabilir ) ve üzeri olanlarımızın, yaşanmış ve yaşayarak öğrenilmiş olan bir takım yaşamı ve hayatı anlama, yorumlama tecrübeleri mevcuttur. Buna göre aslında genel olarak tüm gezegende 2 tip birey ve toplum yapısı vardır. Hayatı ve yaşamı öğrenmede kimileri sadece yaşayarak, kimileri yaşamadan önce ön görerek bilir ve öğrenir. Tam da bu konu da çok değerli yaşayan bilim insanlarımızdan Prof.Dr.Ali Demirsoy’un kendi sosyal medya hesabından okuğumuz ( tırnak içinde ki yazı da yazının linki mevcuttur ) “Bilim İnsanı Kime Denir, Bilim Nedir ?” yazısından konumuzla ilgili en önemli bir kesitini sizlere sunuyorum “Gelecekte olabilecekleri, tehlikeleri ya da gereksinmeleri algılayıp, öneride bulunan ve önlemini alanları biz insan olarak tanımlıyoruz. Yaşayarak öğrenenleri de hayvan”

Değerli hocamız Ali Demirsoy’a katılmamak mümkün değil, zira “yaşayarak öğrenme” metodu ; en acı, en zor ve bazende sonu felaketlerle sonuçlanabilecek bir öğrenme metodudur. Aslında hocanın bu sözünü tüm canlıların evriminde de görüyoruz. Evrimsel süreçte canlılar, çevresi ile kurduğu uyum ve çevresini anlayıp, ona göre tutum geliştirebilecek zekâ kapasitesi oranında hayatta kalabilmişlerdir. Çok az istisnalar hariç, nice kas gücü yüksek, tonlarca ağırlıkta hayvan türü varlığını koruyamamıştır. Çünkü ortam, coğrafya, iklim, nüfus populasyonu gibi değişen şartlara zekâsı ile uyum sağlayamayanlar yok olmuşlardır. Çıkarılan fosiller, iskeletler, arkeolojik ve paleontolojik çalışmalar, tarih bilimi v.s. bize bunu inkar edemeyecek delillerle göstermektedir.

Şimdi bu anlattıklarımı sosyolojiye uyarlarsak; aynı birey olarak insanın evrimi gibi toplumların ve devletlerinde evrimi vardır.

Dünya tarihinde bilinebilen ve resmi olarak kabul edilen ilk devlet M.Ö.4000 yıllarında Mezopotamya da “AKAD” lardır. Onlardan sonra Sümerler, Babil ve Asurlular ve tabi ki Dünya gezegeninin her tarafında bu güne kadar kurulup, yıkılan binlerce devlet gelip, geçmiştir. Özellikle devletleşme sürecinde ve sonrasında insanlık çok büyük acılar çekerek bu günlere gelmiş ve hala da acı çekmekte, kendi acı çektiği gibi doğasına aykırı hareket ederek ekolojik yıkıma da neden olmaktadır. Not : Dünya tarihi olarak sizlere iki önemli kitap önerim var. Birincisi “Tüfek, Mikrop ve Çelik” / Jared Diamon , İkincisi “Yeni bir bakış açısıyla Dünya Tarihi” / Clive Ponting… Bu iki kitapla insanı ve onun tarihini en azından tarafsız ve bilimsel bir bakış açısıyla öğrenebilirsiniz..

Peki dünya üzerinde kurulup, yıkılan bu binlerce devletin ortak özellikleri nelerdir ?

  • Bildiğimiz ilk devlet ve devletlerin oluşumu “tarım devrimi” ile başladı ve buna bağlı olarak ilkel komünal yaşamı bırakıp ilk yerleşik yaşama geçişle başlamıştır. Tarım devrimi ile avcı, toplayıcı döneme göre boş zamanı çoğalan, topraklarını çit ve duvar ile örmeyi, çevirmeyi, tahıl biriktirmeyi, saklamayı ve savunmayı öğrenen insanlar yazılı mitoloji ve dinleri üretmiştir.
  • Kurulan tüm devletlerin bir dini, rahip sınıfı, sembolleri ve onu simgeleyen bayrakları olmuştur
  • Kurulan tüm devletler ağırlıklı bir soy ya da bir kabile ile başlamıştır ( daha sonra ki imparatorluklar çağı, feodal orta çağ sistemleri ve daha ileri burjuva cumhuriyetler dönemleri hariç )

Evet..gördüğünüz gibi insanlık tekâmül merdivenin basamaklarını düşe, kalka çıka çıka bu günlere gelmiştir. Beğenin, beğenmeyin insanlık tarihi bu şekilde ilerlemiştir. Şimdi günümüzde bu homo sapiens dediğimiz insan, evet… yüzeysel baktığımızda yapay zekâ çalışmalarını yapacak düzeye gelecek yüksek teknolojileri(!) üretmiştir ama kanaatimce henüz bilinci “ahmaktır” ..

İnsanlığın Bilinci Neden Ahmaktır ?

Çünkü sözüm ona ürettiği teknoloji hormonlu ve görecelidir.. ( niçin ?, neye göre yüksek teknoloji onu tartışmak lazım )

  • Homo Sapiens çok eski çağlarda daha ilk sal, kayık ve ilk ilkel gemilerini yaptığı ve daha uzaklara ulaşabildiği anda ayak bastığı yerlerin doğa florasını yok etmeye başlamıştır. Burada konu ile ilgili çok önemli bir kitap önerim var : “SAPIENS” / Yuval Harari‘nin bu kitabı, mesela Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Avustralya gibi o çağa göre el değmemiş ve muazzam değerli varlıkları barındıran bu coğrafları insan oğlu daha ilk ulaştığı o dönemlerde mahvetmeye başlamıştır. Harari, kitabında bunu çok detaylı anlatıyor..
  • Orta çağa gelindiğinde Rönesans dönemi ve ilerlemeleri hariç kölelik aynen ilk çağlarda ki gibi çok az şekil değiştirse de devam etmiştir. İnsanın yıkıcılığını ve kıyıcılığını üç büyük dinde engelleyememiştir. Hıristiyanlık Cennetten arsa satan, cadı diye yüz binlerce kadını ve kimi zamanda siyah kedileri katleden, doğunun zenginliklerini yağmalamak için din kılıfı altında haçlı seferleri düzenleyen bir organizasyona dönüşmüştür. Önemli not : Burada Tapınak Şovalyeleri ile Hıristiyanlık ve Kilise yi birbirinden ayırmak gereklidir. Zaten Tapınak Şovalyeleri ilk olarak Hıristiyanlığın bağnazlığı yüzünden tepki olarak kurulmuş ve ondan zamanla ayrılmış, çalışmalarını çok gizli yürütmüş, gizemli bir yapıdır ve bana göre o dönem ki bağnaz Hıristiyan ve Kilise’ye göre düşündüğümüzde çok daha şerefli olduklarını düşünmekteyim. Bilinen en büyük üstadları “Jacques de Molay” Tapınak Şovalyeleri’nin 23.büyük üstadıdır .
  • Orta çağın ortalarında Avrupa da insanlar açlıktan ot yiyecek hale gelmiş, daha kötüsü veba salgını yüzünden sadece Avrupa kıtasında 25 milyona yakın insan ölmüştür. Orta çağın sonunda Fransız devrimi (sanayi devrimi 1789 ) ile Feodal derbeylik / krallıklar yıkılıp, Burjuva Cumhuriyet devrimlerin yolu açılmıştır. Bu Devrim çok kanlı olmuştur. Mecburen öyle olmuştur zira yüz yıllarca alışa gelmiş köhne krallık düzenleri yıkılmıştır. Bu dönemi anlamak için şu iki kitabı öneririm ; Server Tanilli – Dünyayı Değiştiren On Yıl ve yine Server Tanilli – Fransız Devriminden Portreler
  • Gregoryan takvimine göre 20.yüzyıla geldiğimiz de ( 1 Ocak 1901’de başlayıp, 31 Aralık 2000’de sona eren yüzyıldır ) İnsanlık bu yüzyıla geldiğimizde bozgunculuğunun ve vahşetinin boyutlarını arttırarak iki büyük dünya savaşını gerçekleştirdi. Birinci dünya savaşında 20 milyona yakın sivil ve asker, ikinci dünya savaşında yaklaşık 55 milyon insan çok kötü şartlarda can verdi. Hayal bile edemeyeceğiniz derecede soy kırım ve vahşilikler işlendi. Size sadece şunu söyleyebilirim ki ; aç sırtlan sürüsü bile sanırım bu kadar vahşi, bu kadar kan içici olamazdı. Bu iki savaşı sadece insan kaybı olarak düşünmeyin. Aynı zamanda ekolojik yıkım, insanların bilinç altlarına inip yüz yıllarca sürecek psikolojik buhrana neden olmuştur. Ekonomik etkilerini anlatmıyorum bile.. Şimdi Aşağıda ki şu fotografa biraz bakın. Çok daha kötü ve fecilerine ulaştım ancak insanlığımdan utandığım için yayınlayamadım. BUNLARI YAPAN İNSAN MI ? EVET.. İNSAN !!! Birinci foto Vietnam da abd tarafından napalm bombası ile vurulan bir bölgede sırtı yanan bir kız çocuğunun can havliyle kaçışı. İkinci Fotograf ; Nazilerin Yahudi kampı. Üçüncü fotograf : Bir Yahudi bayan ağzı burnu kan içinde kaçmaya çalışırken. Muhtemelen tecavüz edilip, linç edilecek. Dördüncü son foto : II.Dünya savaşında Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları sonucu bir anda kızaran, buhar olup ölen yüz binlerce “insan” ve inanılmaz yıkım..

  • Gelelim son bölüme. Yani 01.01.2001 tarihi ile başlayan, şu an yaşadığımız 21.yüz yıla… İnsan dediğimiz bu varlık, işte bu II.Dünya savaşının bitmesinden bu güne kadar ( 75 yıldır ) yeni bir üçüncü dünya savaşına girişmedi. Şimdilik böyle bir savaşın olmamasına aldanıp, insanlığın akıllandığı anlamı çıkmamalı. Şu var ki, ister kabul edin, etmeyin ama bunun nedeni, Sovyetlerin bir denge unsuru olarak iki kutuplu bir Dünya ya neden olması, yaşlı gezegene ve zavallı masum insanlara az da olsa bir soluk verdi. Mesela Almanya ya girip teslim alan Sovyet ordusu ( 09.Mayıs 1945 ) konvansiyonel bir savaşla kazandığı bu zaferi elde edemeseydi, savaşı kaybetseydi, bunun üzerine Abd ve İngiltere muhtemelen aynı Japonya ya yaptığı gibi Berlin ve bir kaç şehre atom bombası atacak, bu da Sovyetlerin Almanya ya normal bir savaşla girmesinden çok çok fazla insan kaybına ve feci yıkımlara neden olacaktı. Sovyetlerin göğüs göğüse bu mücadeleden zaferle çıkması en azından çok daha feci bir faciayı önlemiş oldu..

1945 Sonrası Dünya ile ilgili kişisel tespitlerim : 75 yıl sonra neden bir 3.Dünya savaşı olmadı ve olmayacağı anlamına gelir mi ?

1945 sonrası Dünya üzerinde ki büyük devletlerin istihbarat örgütleri ile 3.Dünya dediğimiz fakir devletlerin istihbarat örgütleri iç, içe geçti. Katılmayabilirsiniz, komplo teorisi sayabilirsiniz ancak bu gün Dünya da ki devletlerin çok azı anladığınız anlamda bağımsız sayılır. Hatta onların bile bağımsızlığı şüpheli. Şu an sınırları içinde yaşadığınız devletler, daha güçlü devletler ve onlarında ötesinde ulus ötesi şirketlerin birer oyuncağı ( yarı sömürge ya da tam sömürge ) haline gelmiştir. Hâl böyleyken Dünya’ya yön veren güçler, I. ve II.Dünya savaşında ki gibi toplu bir dünya savaşı ya da devletler arası bir savaşa şimdilik gerek görmemekle beraber, sömürdükleri ve etki altına aldıkları ülkelerin kendi içinde bu gün sıkça duyduğumuz “vekâlet savaşlarını” ( iç savaşları ) profesyonelce yürütmektedir. Yoksa büyük çaplı savaşlar, sana, bana acıdıklarından, vicdana gelmelerinden dolayı değil, yeni bir dünya savaşının dehşet maliyetini, tam olarak nereye varacağını ön göremediklerinden dolayı buna henüz cüret edememekle beraber az gelişmiş ülkelerde ( özellikle islam dininin yaygın olduğu başta orta doğu ülkeleri olmak üzere.. ) maalesef bu dinin kendi içinde barındırdığı çelişkiler ve kullanıma çok uygun yapısından dolayı kapitalist güçler bu inancı şimdiye kadar çok rahat kullanmış ve muhtemelen son kullanma tarihi geçinceye kadar kullanmaya devam edeceklerdir.. Örnek : Gladyo’nun Fettullah Gülen denilen şizofrenik meczup’u Erzurum da bir terzihane de keşfetmesi, yine hep sağ, muhafazakar liderleri keşfetmesi ve destek vermesi.. Not: ci.a ve gladyo Türkiye de islamcıları ve sentezci milliyetçi muhafazakârları çok sever, yatırımları ve destekleri hep onlar üzerine olmuştur, oyunları da onlar üzerinden kurgular. Buna karşın içlerine en az sızabildiği aydınlanmacı solcuları ve yurt severleri 1968 lerden 80 ihtilaline kadar ezim ezim ezmiş, maşaları olan nato köpeklerine yem etmiştir. Bu sadece Türkiye de değil, Dünya’nın öbür ucunda ki Şili de faşist / sağcı Pinochet’i iktidara getirmekten tutun, başka 3.dünya ülkelerine kadar hep aynı trajik ve kötücül oyun ve kumpaslar sahnelenmiştir.

Bu olayları daha iyi anlamak için ; Ülkelerin teslim olmuş olan, kendi istihbarat örgütleri ve onlarla iç içe geçen yapılarını anlamak içinde üç adet kitap önerim olacak : “Murat Yetkin” in “Meraklısı İçin Casuslar Kitabı” , “Soner Yalçın ve Doğan Yurdakulun beraber yazdıkları “Bay Pipo” ve Mossad Gizli Tarihi / Gordon Thomas..

Üçüncü Dünya savaşının çıkma olasılığı imkânsız olmasa da, aslında düşünmek bile istemediğim bu savaşın çıkma olasılığı oldukça zayıf görünmektedir. Bunun nedenlerini sizlere sıralayım ;

  • İnsanlar arasında enformasyon ve iletişimin gelişmesi : Bu gün sokakta çöp toplayan zavallı bir vatandaşın elinde bile android telefon bulunmakta. O vatandaş elinde ki telefonla internete kimi zaman bulduğu kadar ücretsiz wifi ile kimi zaman kendi imkânı ile internete girip, dış dünyada neler olup, bittiğine bakabiliyor..Bu da onun dünya da olup, bitenlere bakış açısını değiştirebiliyor..
  • “Google, Yandex gibi dil çeviricileri” ya da “Ablo” gibi yazdığınızı anında karşı tarafın kendi diline çeviren ( tam bir çeviri olmasa da anlaşmaya büyük ölçü de yarıyor ) sohbet programları dünyanın bir ucundan farklı kültürlerde ki insanları sanal da olsa diyalog kurmasını sağladı.
  • En başta küçümsenen sosyal medya ve bu tür iletişim aygıtları insanları bir şekilde, bir araya getirdi ve genel olarak bu insanlar kendilerine şu soruyu sormaya başladı “Savaş meydanlarında aynı benim gibi geçim sıkıntısı çeken, kendi sınıfımdan insanları niçin öldüreceğim ? ve ne uğruna hayatımı fedâ edeceğim”… bu çok önemli bir soru…Zira bunu anlayan egemen güçler hemen harekete geçti ve eski tip mecburi askerlik/halk tipi ordu sisteminden , örneğin abd’de “black water” gibi psikolojisi bozuk, paralı kiralık katiller ordu tipini geliştirdi. Şimdi tüm Dünya ordularını bir araştırın, istisnalar hariç orduları halk tipi ordudan, daha az, mobil ve paralı asker sistemine çevirdi. Tabi bunun altında görünende daha öldürücü ve sonuç alıcı silah teknolojilerinin etkisi var ama görünmeyen derinliğinde insanların bir miktar bilinç değişimini sezdiklerini için bu etkide mevcut..

Şimdi buraya kadar okuyanlar için..

Bazı sorular soruyorum,

Haklı olarak,

Sade bir “İNSAN” olarak..

  • İNSAN’IN VE DOĞA’NIN NE OLDUĞUNA DAİR YÜZDE YÜZ BİR TANIMINIZ VAR MI ? YANİ HER ŞEY BU KADAR BASİT Mİ ? İŞİ ÇÖZDÜK “BUDUR” MU DİYORSUNUZ ? BU MUDUR YANİ..
  • BEŞ BİN ADET DİN, ONLARCA İDEOLOJİ VE BUNLARIN AYRICA KENDİ İÇLERİNDE AMİP GİBİ BÖLÜNÜP YÜZLERCE FRAKSİYONLARI VAR VE BU SÜREÇ DEVAM EDİYOR.. HEPSİ NE DİYOR ? “AMA BEN UYGULANMADIĞIM İÇİN DÜNYA BÖYLE DİYOR VE EKLİYOR BİR DE : “BENİ GERÇEKTEN UYGULAYAN, DEDİKLERİMİ YAPAN YOK Kİ” YANİ HEPSİ KENDİ DOKTRİNLERİNİN UYGULANMADIĞI İÇİN DÜNYA’NIN VE İNSANLIĞIN BU HALDE OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR VE KENDİNİ DAYATIYOR..
  • BAYLAR VE BAYANLAR ; SORUNUN NE OLDUĞUNA DAİR CİDDİ CİDDİ HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ ? KORKMAYIN, DÜŞÜNMEKTEN KORKMAYIN. DÜŞÜNCELERİNİZİ VE AKLINIZI PRANGALARDAN KURTARIP HÜR BİR AKILLA DÜŞÜNÜN..

EN DERİN SAYGI VE SEVGİLERİMLE

Timur Türker

KAOS – DİNLERİN, İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİ VE İNSANLIĞIN BÜYÜK TRAJEDİSİ /1

Daha eskilere gidilse de,Türkiye de özellikle son on beş, yirmi yıldır; özgür aklın, bilimsel ve analitik düşünebilmenin tüm yolları ve yöntemleri neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumdadır. Yalnız yazının bu girizgâhı ve oklarının hedefi, sanıldığı gibi sadece birilerini işaret etmiyor, toplumun genelini, tüm katmanlarını, hepsini işaret ediyor, kapsıyor..Bu yazı, sadece saf aklın, bilimin, felsefe’nin ve vicdanın harmanlanmasından süzülen samimi ve yapıcı bir eleştiridir. Bunun dışında, insanları, dini ya da politik grupları hedef alma, dalga geçme, küçümseme, onların düşüncelerini değiştirme ya da yönlendirme amacı taşımamakta, onlara rakip yeni bir yol ya da ideoloji icâd etme amacında da değildir. Bununla birlikte, bu yazıyı yazdıran düşünce sistemi, aslında aynı çamurun içinde beraberce bulanıp, farkında olmadan birbiriyle simbiyotik ilişki içinde olanlardan çok farklı bir yol izlemektedir. Aksine bu dini ve politik ideolojilerle farkında olmadan çile içinde kendini tanımlamaya ve bulmaya çalışan, kendini sınırlayan ve hapseden zavallı insanların bir zihinsel sıçrama ile kendilerini ham bir taş içinde yontarak, ağır, aksakta olsa insanlığın tekâmül merdivenlerinde ilerlemesine yardımcı olmak istiyoruz..
Eğer gerçeği arıyorsanız, amacınız bu ise, eğer doğanın yasalarına paralel, sürekli bir gelişim ve değişim ile tekâmül yolunda ilerlemek istiyorsanız, iğneleri sadece bir yere değil, bir çok yere batırıp acıtmanız gerekmektedir. Bu nedenle var olan tüm ideolojileri ve inançları sorguluyorum. Ancak bunu yaparken birini, diğerlerine karşı seçip, birini biricik ve tek yetkin, son ilan etmeyip, hepsini adaletle, tüm artı, eksi yönlerini incelemeye çalışmaktayım.
Bu tespitlere hangi gerekçelerle, nasıl ulaştık ? Bu tespitleri yapabilmek için bilincinize yerleştirdiğiniz dini, politik, ideolojik ( her ne ise.. ) tüm görüşlerinizden sıyrılarak, sadece saf akıl, bilim, felsefe ve adaletli bir vicdan ile olay ve olguları gözlemleyebilmeniz gerekmektedir. Tabi ki bu donanımlardan sonra da, söz konusu inanç, ideoloji, öğreti v.s..v.s. kalıplarının içinde kendini arayan ve tanımlamaya çalışan söz konusu çeşitli insan gruplarının içinde bulunmanız ve çelikten bir irade ile tartışmadan onları sabırla dinlemeniz, onların dünyaya ve hayata bakış açılarını anlamak için, onlara can alıcı kritik soruları sormanız ve verecekleri cevapları sizin düşünce kalıplarınızın dışında, gerçek hür bir akıl ve vicdanla analiz ediyor olabilmeniz gerekmektedir..Eğer çevreniz de, Dünya da ve yaşadığınız ülke de olup bitenleri tam olarak bağımsız bir şekilde anlamak istiyorsanız, yöntem ya da kendimizce ürettiğimiz yöntemlerden birisi budur diye düşünmekteyiz. Bunun dışında kesin ve köşeli hatlarla bir tarafın tarafgirliğini duygusal olarak icra ediyorsanız,( kendinizce yüzde yüz inanıp, size mantıklı gelse de..) bu durumda sizin tarafgirliğini yaptığınız ideoloji ya da din ya da her ne ise, onun mutlaka keskin, çatışmalı rakip kutupları ortaya çıkacaktır ve bu bir kör dövüşüne dönüşecektir. Türkiye de ya da Dünyada, insanların ezici büyük çoğunluğunun desteğini alarak, henüz bu kör dövüşünden kesin galip çıkan her hangi legal ya da illegal bir parti, sistem, topluluk, devlet, örgüt bulunmamaktadır. Bulunması da imkânsıza yakın bir seviyededir. Ayrıca başarı ya da başarısızlıkta göreceli bir kavram olduğundan, neye göre başarı ? neye göre başarısızlıktır ? Örneğin akp, toplumun üst yapısının soyut değerlerini köküne kadar sömürüp, somut neticeler elde ederken, gerçek anlamda hiç bir ideolojisi olmayan, yolsuzluklara ve hukuksuzluklara dibine kadar katrana bulanmış bir organizasyon değil midir ? Öyledir, ancak toplumun ve devletin çöküş aşamasında bile halen bir karşılığı bulunmaktadır. Hem de 17 senedir..!!
Siz bunları ideolojisini iyi bilen bir Sosyaliste söylediğiniz zaman, toplum da uzun yıllardır ve halen bir karşılığı olan akp’nin oy oranının ya da toplumda ki karşılığının kendileri için zerrece hiç bir şey ifade etmediğini, bunun diyalektik düşünce dizgesinde geçmiş nedenlerinden tutunda, tüm diğer nedenleri sizlere uzun uzun, güzelce sıralarlar. Bu güzel, iyi, katılıyorum. Ancak geçmişte, Cumhuriyetin kuruluşunda Sosyalizmin bu topraklara ve topluma gelemeyiş nedenini ise, 3, 5 kişiye bağlarlar. Evet yanlış duymadınız ; toplumun alt ve üst yapısını, sosyolojisini v.s. hiçe sayarak bunun sorumluluğunu Cumhuriyetin kurucusu 3, 5 kişinin üzerine yıkma eğilimi mevcuttur.( Bazı insaf ve izân sahibi olanlar hariç ) Halk arasında ki tabirle bu konularda epey hararetli “nizah” yaparlar.. Ancak sıra kendilerinin bu tarihsel süreçte niçin başarılı olamadıkları, toplumda neden bir karşılıkları olmadığını, hele de tüm bunları bir kenara bırakın 100’ün üzerinde irili, ufaklı bir sürü farklı fraksiyonun niçin birleşemediğini ( ya da aynı çatı altına gelemediğini ) ve birleşmenin ötesinde bir çoğunun neden kavgalı olduklarını sorduğunuzda inanın net ve doyurucu bir cevap alamazsınız..
Sorumluluk almak yerine, suç ve suçlu arama, hep “ama” larla, “fakat”larla başka bir yerlerde havada asılı “nedenler” durmaktadır. Ancak yine de, her şeye rağmen bu güruhtan bazı insanlar başka hiç bir topluluğun yapamadığı öz eleştiriyi yapabilmektedir. Bu da diyalektik materyalist maddeci düşünce metodunun, onlara verdiği çok sağlam tahkim edilmiş düşünebilme yeteneğidir. Buna beynin sol mantık/matematik  lobunun yoğun çalışması neden olmakla beraber, diğer empati/ duygusal zekâ’nın körelmesine neden olmuştur. Gerçekten de Marksistlerin en anlamadıkları konu; insan psikolojisidir. İnsanın duygusal içkinliğini anlamada oldukça yetersiz kalmışlardır. Demek ki insanı sadece midesinden yakalamak yetmiyor ? Onun ruhsal ve psikolojik gelişimini de sağlamak ve katkıda bulunmak zorundasınız…
Türkiye de dini inançları siyasallaştırmak isteyen, yani bireyin ve toplumun tuvalete gitmesinden tutunda, kamu ya da özel hayatın her alanını düzenlemesi ve kapsaması gerektiğine körü körüne inanan bir miktar hasta beyinli insan topluluğundan her hangi birine şu soruyu sorduğunuz zaman ; “Ortadoğu da ( tüm İslâm coğrafyalarında)  süregelen az gelişmişlik, hiç bitmeyen iç, dış savaşlar, kaos, adeta orta çağa geri dönmüş ülkelerden bahsettiğiniz zaman size ; “Ama onlar İslamiyeti doğru uygulamıyor” ya da  “bölgeyi sürekli mikser gibi karıştıran etki ajanlarından” bahsederler ama asla kendi sözde ümmet ve İslam medeniyetinin iç çelişkilerinden, değişmeye ve gelişmeye engel, revize olamayan inançlarının olumsuz yanlarını asla düşünmezler. Bunu düşünebilmek onlara ölüm gibi gelir. Zaten çoğunluğu yaşamayı ve yaşatmayı değil ölümü seçerler. Siyasal islamcılar nekrofolisttir. Bunların da beyinlerinin sadece sağ lobu aşırı çalıştığından diğer mantık bölümü geri dönüşü olmayan bir tatile çıkmış, akıllarını vestiyer de unutmuş, son derece tehlikeli ve hasta ruhlu insan topluluğudur.
İslamiyet aşağı, yukarı 1400 yıl önce,  Kapitalizm 19.yüzyılda sanayi devrimi ile, Sovyet Sosyalist devrimi 102 yıl önce,  Türkiye de Kemalizm’in resmi sistemleşmesi ve Chp parti programına alınması  85 yıl önce gerçekleşti…
Bu bağlamda yukarıda ki hepsi için konuşmak gerekir ise ; “X ideoloji, X din v.s..v.s amalarla, fakatlarla, şu veya bu nedenden dolayı çökmesinin nedenleri değil sonuçları önemlidir. Çöktü mü?  çöktü. Bitti. Lamı cimi yok. Lafı dolandırmaya da gerek yok.  Bunların çökmeleri milyonlarca insanı hayal kırıklığına, yüzyıllar süren düşmanlıklara, kine, intikama, fakirliğe neden oldu mu ? oldu…Gerisi halk arasında ki tabirle “ölü götü’nün değerlenmesi” meselesidir.  Sonuçlar kör göze parmak misali ortadayken X ideolojiyi, X dini v.s.. biricik ve ulaşabilecek en son nirvana, yetkin ve biricik doğru görüp; “Ama şu olmasaydı, ama bu olmasaydı yıkılmazdı, bu hâlâ biricik ve değişmez yol, yöntem demek; kusura bakmayın ama doğru ve aydınlanmış bir aklın düşünme metodu değildir. Bu olsa olsa aklın inat ve kararlılıkla çürümeye doğru gitmesinden başka bir şey değildir…
Sorun sadece ; şu ya da bu ideolojinin diğerinden daha iyi olması, diğerinin daha kötü olması sorunu değil..Aslında dini inançların ilk ortaya çıkışları da insanlığın tekâmül merdivenlerinin ilk basamaklarıdır. İnsanlığın fiziksel evrimi gibi düşünsel, bilişsel evrimi de yavaş yavaş gelişmektedir. Dinleri, ideolojileri birbirleri ile sürekli mantıksızca karşılaştırmak, çatıştırmak, birini, diğerine karşı rakip görmek ya da birini diğerine karşı seçmek…Bunlar özgür düşünce sistemini bilmeyen insanların en sevdiği sabit fikir sistemidir. Halbu ki dinler, öğretiler, ideolojiler ; çoğunlukla kendi coğrafyasında, kendi toplumunun alt ve üst yapısının gereklerinden doğmuştur. Homo Sapiens dediğimiz günümüz insanının ilk temsilcileri, ilkel komün dönemi hariç, tarım devrimi ile birlikte maddi eşitsizliklerin başladığı dönemdir. Bu dönem yaklaşık 7000 yıllık bir dönemi kapsar. Ateşin bulunması ile tekerleğin bulunması arasında yaklaşık iki yüz bin yıl süre bulunmaktadır. İnsanlık farklı coğrafyalarda; çok ağır, çok çileli, çok uzun bir fiziksel ve bilişsel evrimle, değişe değişe bu günlere gelmiştir. Bu günlere gelişte çeşitli dinler, mitler, efsaneler ve sonunda 18 ve 19.yüzyıl olmak üzere ideolojiler dönemi başlamıştır. Kısacası insanlar ve diğer tüm canlılar sürekli bir değişim ve döngü sistemi içinde yaşamaktadır. Bu değişmez  evrensel kanundur. Kim bu kanuna karşı gelir ? O zamanın ve değişimin çarkları arasında un, ufak olur. Kırmızı ile belirttiğim cümle’nin konusu ile ilgili ; insanlığın düşünsel evrimi ve değişimi ile ilgili size eşsiz bir eser öneriyorum. ORHAN HAÇERLİOĞLU’nun PDF kitabı>>> “DÜŞÜNCE TARİHİ” <<<  ( bu kitap o kadar ilgi gördü ki yıllar sonra tekrar takrar baskıları yapıldı, orjinalini almanızı öneririm ) Bu evrensel kanun x din, x ideoloji, x insan, x nesne, aklınıza gelebilecek her türlü canlı, cansız materyal için böyledir. Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet ve başka dinler; ilk ortaya çıktığı orjinleri gibi kalmış mıdır ? bir çok mezheplere, fraksiyonlara ve cemaatlere bölünmüş, kimi zaman bu bölünmeler uzun süreli çok kanlı savaşlara neden olmamış mıdır ? Yine ideolojiler ; Kapitalizm, Liberalizm, Faşizm, Sosyalizm, Türkiye de Kemalizm, orta doğu Arap dünyasında Baas hareketleri… Bunların her biri kendi içlerinde, kendi aralarında defalarca bölünüp, kendi aralarında birbirlerini revizyonizmle, hainlikle  suçlamadı mı ?  kendi aralarında kanlı iç hesaplaşmalara girişmedi mi ? Türkiye de Atatürk ve devrim ekibi sonrası Kemalizm adına neler yapıldı ??? Kemalizm adına yapılan her şey doğru muydu ? Her şey mükemmel, her şey doğru icra edildi ise bu günkü feci tabloyu ortaya çıkaran nedenler nedir ? Türkiye’nin bu günkü içler acısı duruma gelmesini aklını vestiyerde unutan kimi akp’liler gibi “dış güçler, üst akıl, etki ajanları” v.s. diyerek rahatlayıp, bu günkü duruma gelişin tüm suçunu ve yükünü bir yerlere yükleyip rahatlamak ve her şeye rağmen kendimizi avutmak doğru mudur ? Söz konusu bahaneleri neden olarak gördükten sonra dalga geçtiğiniz akp’lilerden farkınız ne ? Bu acıtıcı ve beyni zorlayan soruları kendimize sormamız gerekir..Ancak tüm bu kaotik tartışmalardan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün tarihsel şahsiyetini ve 1923’ten 38’e kadar olan çekirdek devrim ekibini dışarıda tutuyorum. ATATÜRK hiç şüphesiz kısa hayatında inanılması güç işler başarmış, genelde dünya insanlık tarihine, özelde memleket sathında adını altın harflerle yazdırmış, etkileri dünya çapında hissedilmiş deha bir insan. Öyle ki ; 1950, 60 lardan beri çok yoğun sistematik dinci/yobaz propagandalar, 1970 – 80 ler de “Kemalizm adına, hesabına hareket eden işkenceci, katliamcı, amerikancı, cia köpeği cuntacılar ve yine o 12 Eylül cuntacılarının attıkları temel ve sağladığı imkânlarla, toplumda ayrıcalıklı “elitist” bir sınıf meydana getirip, bu günkü iktidarı başımıza belâ edenler…Tüm bunlara rağmen kalplerden ve hafızalardan silinemeyen bir insan var ortada. İşte tam da bu yüzden Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ile tek parti döneminde ki Kemalizm ideolojisini birbirinden ayırıyorum. Tam da bu konuda Hacettepe Üniversitesi tarih ve İslam tarihi üzerinde gerçek bir uzman olan akademisyenlerden Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak’ın, Atatürk ve Kemalizm arasında ki, ilişkinin “antropomorfizm” kavramı üzerinden incelendiği bir pdf kitap özetini buldum <<<( 15.sayfa )>>>  Bu konuda Ahmet hoca ile aynı şekilde düşündüğümüzü görüyorum.
1923 Cumhuriyetin resmi ilanı Devrim mi dir ? değil midir ? elbette kör göze parmak misali devrimdir…
* ( Hadi buraya devrimin tanımını da koyalım : bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik”.  
 
*Bu devrimin, yani 29 Ekim 1923’te resmi olarak ilan edilmesi, Atatürk’ün mecliste ki konuşmasında ve aşağıda ki  “TBMM” nin 29 Ekim 1923 günü meclis tutanak belge ve zabıtlarında  :  <<<MECLİS TUTANAKLARI1>>><<<MECLİS KÜTÜPHANE BELGELERİ>>>Hiç birisinde “Kemalizm” vurgusu yok, Kemalizmden bir tek bahis yok. O zaman bu ilk devrim ne devrimidir ? neyin devrimidir ?  Bu kadar bilgi ve uğraşıdan sonra bunun tanımını söylemeye cüret etmeye her halde hakkım var :
( 1 ) Kökü İttihat ve Terakki’ye giden, elbette batı aydınlanmasından etkilenen, ama kendi toplumunun üst yapısıyla, batı aydınlanmasını ustaca harmanlayan ve kendine özgü sistemini geliştirmeye çabalayan  “Türk Devrimidir”, ( eğer bu devrimi bir ulus, bir millet yapmış ise o devrimin, o milletin ismiyle anılmasından daha tabii ne olabilir ?
** Not: Türk devrimi ( Türk ulusunun ve o ulusun gövdesine ait tüm unusurların yaptığı devrim ) Sovyet devrimi ( Sovyet ulusu, uluslarının yaptığı devrim) , Fransız devrimi ( Fransız ulusunun yaptığı burjuva devrimi ),  İran İslam devrimi ( Din burada ideoloji yerini almış ama devrim lafının başında burada da “İran” var. Ve daha bir çok örnek saymak mümkün ) Devrimi ideoloji yapmaz, devrimi canlı insan yapar, insanın kanı, teri, canı pahasına gerçekleşir. İnsan da bir topluma, bir ulusa ait ise elbette devrim o ulusun adıyla anılır. İdeoloji ise onun ruhu ve itici gücüdür.  Bunu da kuru ve bağnaz bir milliyetçilikle, bir tarafgirlikle değil, bir “realite” olarak söylüyorum.
( 2 ) Ağırlıklı olarak devrimi yapan, geliştiren kadro ve ulus Türk ulusu olsa da bu devrimin bir diğer adı da “CUMHURİYET DEVRİMİDİR”,  Cumhuriyet Devrimi ise sadece Türk etniğinden olanların değil,  bu ulusa, bu topraklara, bu devlete gönülden bağlı olan herkesin devrimidir “Cumhuriyet Devrimi”..Bu 2.tanımı da, bu topraklarda yaşayan herkese hitap ettiği için evrensel nitelikler taşımaktadır ve her 2 tanımda birbiriyle çelişmez. Her iki tanımda doğrudur. Kemalizm ise, bu tanımlamalarla yaptığımız söz konusu devrimden sonra ki yıllarda devrimin “ideolojisi” olarak yerini almıştır. Yine bu Kemalizm tartışmalarında okuyabileceğiniz bir kitap tavsiyesi : <<<Türk Devrimi ve İdeolojisi >>>not: kitabı tarihçi kitabevi / moda-istanbul adresinden yeni basımını bulabilirsiniz..  Yine Kemalizm konusunda bir diğer kitap tavsiyesi akademisyen Taha Parla’nın ( önemle tavsiye ederim !! ) : <<<“Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye de Korparatizm”>>>
Şimdi bunlardan sonra gerçekten çok değer verdiğim, vatan severliğinden, yurt severliğinden kendimden bile daha çok emin olduğum, yobazlar hariç herkesin çok sevdiği, saydığı  bilge insan ÖZDEMİR İNCE ‘ nin kendi resmi sitesinde Kemalizm ile ilgili yazdıklarına bakalım : 
 
Çok açık görülüyor ki, Özdemir İncenin de , biraz önce linkini verdiğim Prof.Ahmet Yaşar Ocak’ın tanımlamaları da , benim size burada yığınla örneklerle, belgelerle anlattıklarımda tek bir şeye işaret diyor ; İnsanları bir sözcükle, bir kelimeyle, bir öğreti ile, bir ideoloji ya da din ile özgür düşüncesini sınırlamaya çalıştığınız zaman ya da bu kalıplara aşırı vurgu yaptığınız zaman sanırım halk tabiri ile kantarın topuzu  kaçıyor ve bir bozulma, çürüme başlıyor. Çünkü bu yöntemle yüzde yüz doğru yapılan iş bile, yanlış bir yerlere doğru evrilmekte, saçma, sapan boş mugalatalara neden olmaktadır. Cumhuriyet devrimi ve hemen sonrasında ki Kemalizm ideolojisi , o dönem ki toplumun hamuru (sosyolojisi), ülkenin bulunduğu  Jeopolitik konumu göz önüne alındığında, belki de yapılabilecek ve mümkün olabilecek en mantıklı uygulamalardı. O dönemde ( 1920 lerde ) tüm alt yapısı çökmüş, harabe halinde ki ülkenin 11 milyonluk nüfusunda henüz ne bir işçi sınıfı, ne de üç, beş ecnebi tefeciden başka bir burjuva bulunmayan müslüman ve taassup bir ülkede Sosyalist bir rejime gidilmesi mümkün görülmüyordu. Yabancı devletlerle olan savaş hariç, Türkiye’nin en batısından, en doğusuna kadar din adına bir çok ilinde iç ayaklanmalar çıkmamış mıydı ? Görünen o ki, o dönemde tam olarak ne Sovyetler’e benzer bir sistem kurulabildi, ne de tamamen batı kapitalizmine benzer bir sistem kurulabildi. İki kutup, iki dünya arasında kalan Türkiye, beğenin ya da beğenmeyin kendine has bir sistem ortaya koydu…Ancak 1945 – 50 lere kadar işleyen bu sistem, şu da bir gerçek ki, şimdi bu gün, kapitalizm bile sayılmayan, kapitalizm ötesi, çok feci, orta çağda ki feodal dere beyliklerine benzeyen, tam bir fecaat duruma sürüklendi. Türkiye tek adam rejimi ile orta doğu da ki her hangi bir çadır devleti seviyesine indi. Devlet dediğimiz bu organizasyon, 60 lı yıllardan itibaren deyim yerindeyse kendi öz evlatlarını çiğ çiğ yemiştir… Bu ülkeyi dünya ölçeğinde aydınlık günlere taşıyabilecek devrimci gençlerini ve entelektüel aydınlarının neredeyse tamamının kökünü kurutmuştur. Tam da bu noktada Sosyalist arkadaşların bu konuda yaptıkları kimi teşhislere katılıyorum. Mesela ;
Yukarıda ki Kemalizm ifadelerine kesinlikle katılmıyorum. Uzlaşma : Külahıma anlat diyebileceğim, çok komik, hatta komik ötesi saçma bir ifade…Belki 1920 li yıllardan 45 – 50 lere kadar sınıflar arasında ki makas bu kadar açık ara ve çeşitli değildi. Ancak yukarıda ki ifadenin bu gün hiç bir karşılığı yoktur. Türkiye ve Dünyada ki sistem ; birilerinin ( bir avuç azınlığın ) sürekli kazanıp, servetlerini nesilden, nesile aktarmasına, diğer çoğunluğun sürekli kaybetmesine ve sürekli rekabete dayanır. Hal böyleyken yukarıda ki ifade şu anda tam anlamıyla havada kalmıştır. Orta da birbirleriyle uzlaşması imkânsız sınıflar ve bu sınıfları doğuran boktan bir sistem varken neyin uzlaşmasından bahsediyorsunuz ?
Özelde insanlığın, genelde yaşadığım vatanda insanların kanını yavaş yavaş sülük gibi çekenlerle neyi uzlaşacağım ? Şimdi belki de ;  okuyanlardan bazıları “ama o öyle değil, böyle, biz olsaydık öyle olmazdı falan diye tatava yapmasın. İşte tam olarak böyle. Bir fotoğraf düşünün;  fotoğrafta, Cumhuriyet devrimi, Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ve bir de Kemalizm var. Ben bu üçlü fotoğrafta Atatürk’ün tarihi şahsiyetini ve Cumhuriyet devrimini, diğerinden ayırıyorum. Ayırıyorum çünkü Kemalist  sistem, şu yada bu şekilde bu günlere evrilmiş, radikal sol ile siyasal islamcıların habire vurduğu yumuşak karın haline gelmiş, onun kimi hataları ve bu güne evrilmesi yüzünden Atatürk’ün söz konusu tarihi şahsiyeti ve Cumhuriyet devrimi zedelenmiştir. Burada benim her gün Kemalizm güzellemesi yapmam, ondan yana olmam, övmem, bu yönde hoşa gidecek şeyler söylemem neyi değiştirecek ? şimdiye kadar neyi değiştirdi ? Elbette Kemalizm , Cumhuriyet devriminin ideolojisi ve aydınlanma projesinin en önemli ayağıdır. Bununla beraber, bu gün  geldiğimiz nokta ortada. Ne demek istiyorum, daha da açalım : Bu gün geldiğimiz feci durumların günah keçisi “Kemalizm” değildir ama “Kemalizm” bu günkü feci durumları önlemeye yeterli olamamıştır. Bu günkü feci durumları ;  “ama bu feci durumlar, şunlar şunlar yüzünden oldu” diyerek tüm kabahati bir yerlere yükleyip, kestirip atmak aynı müslümanların “ama gerçek müslümanlık bu değil” demesi ile aynıdır.
1930—1935 te yani Atatürk henüz sağ iken CHP tüzüğünde Kemalizmin resmi ideoloji haline gelmesi, bu düşüncelerimi ve tezlerimi değiştirmez. Atatürk’ü, belirli ilkeleri, kural ve kaideleri olan bir ideoloji ile özdeşleştirmek, onu oraya hapsetmek, ondan ayrı düşünememek, Atatürk’ün rasyonel, pragmatist, akla, bilime ve günün gerektirdiği şartlara göre hareket eden analitik aklına dolaylı yoldan bilerek ya da bilmeyerek hakarettir. Atatürk’ün düşünce sistemini anlayamamak demektir. Atatürk sadece dar bir ideoloji ile değil, akılla, bilimle ve mensup olduğu milletle anılır ve anlaşılabilir. Çünkü rasyonel akla ve bilime inanmıştır. İdeolojiler ise bu gün var, yarın yok. İdeolojiler üzerinde bolca mugalata yapılan, bölgeden, bölgeye, ülkeden ülkeye değişebilen, bir topluma uysa bile, başka bir topluma uymayabilen, çelişkileri içinde barındıran sistemlerdir. Nitekim, Türkiye de ki aydınlanmayı örnek almak isteyen Mısır, Suriye ve Irak’da “Arap Kemalizmi ( kimileri Arap Sosyalizmi de der..Türkiye de ki Türk devriminden etkilendikleri için ben böyle diyorum)” dediğimiz “Baas Partileri” başarılı olamamışlardır.
O kadar beynelmilelci, insanlığın ortak ideali ve umudu olan Sosyalizm ideolojisi bile maalesef yıkılmıştır. İnsanlığa kan kusturan ve insanlığın tekâmülüne ket vuran Kapitalizm ise son demlerini yaşamaktadır.. Hatta bana göre Kapitalizm gebermiştir ama leşi hala kaldırılmamıştır. BU GÜN, 18 / 19.YÜZ YILDA ORTAYA ÇIKAN İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİNİ VE İNSANLIĞIN YAŞADIĞI KAOS VE TRAJEDİYİ HEP BERABER YAŞAYARAK İZLİYORUZ..!! Bu arada şimdi ki Rusya federasyonu olmak üzere, Dünya’nın çeşitli ülkelerinden konuştuğum insanlar ( 22 ülke… ) Sosyalizm’in tekrar geri gelmesini  istiyorlar ve bunu yoğun olarak tartışıyorlar. Ama bir farkla “Sovyetler de ki hataların bir daha asla yaşanmaması koşulu ile”… Farkındaysanız Sosyalizm tekrar yükselişte.. Sosyalizm, Sovyetler’in simgeselliğin de yıkılmış olsa bile hala dünya da ki insanların bilinçlerinde yer etmiş. Çünkü Sosyalizm, Marx/Engels, tarafından sistemleştirilmiş ve politik bir ideoloji haline getirilmiş olsa da, ilk defa onlar tarafından icad edilmiş, bulunmuş bir ideoloji değil. Kabul etmeliyiz ki , Sosyalizm; onları da aşan, insanlığın ortak ideali, ortak bilincidir.
Türkiye de insanlar, özellikle halk, sözcüklerin büyülü gücünün olduğunu sanır. Kendini bir sözcükle tanımlamakla ve sınırlamakla bir paye elde ettiğini sanır. ( Muhafazakâr, sağcı, solcu, orta’nın sağı, orta’nın solu, şucu, bucu, Sosyalist, Kemalist,..v.s..v.s. )
Maalesef sözcüklerin sözde büyülü gücü; ne bireysel yaşamımızı, ne de ülkede ki berbat durumu engelleyebilmiştir. Hiç bir olumlu etkisinin olmadığı gibi, gezegen çapında da olumsuz gelişmeler yaşanmıştır. Küresel ısınma durdurulamamıştır. Bu konuda AB ve BM de yayınlanan raporlar, bağımsız bilim adamlarının yaptığı çalışmalar korkutucudur. Bu hızda devam etmesi halinde gezegen çapında felaket sonuçları olabileceği tahminleri yapılmaktadır. Türkiye de Burdur gölü olmak üzere, irili ufaklı bir çok göl kurumuştur. Tarım ve hayvancılık neredeyse çökmüştür. Belli başlı ürünler hariç tarım ürünleri ithal edilmektedir..Dünya ki 100 ailenin toplam serveti , tüm dünyada ki 200 küsür devletin bütçesine ulaşmıştır…Daha ne diyebiliriz ki…
Tüm bu olanlara rağmen ; halk tabiri ile “kimse yoğurdum ekşi” dememektedir. Herkes yaşanan olumsuzluklara, haklı ya da haksız bir takım nedenler bulmakta, nedenlere de bahaneler üretmekte, bahaneler üzerinden de tek kendi dünya görüşünü haklı çıkarıp, diğer bütün kötülüklerin kaynağını kendi gibi düşünmeyenler de görmektedir. Bunu sosyal medya denilen lağım çukurunda ki kısır tartışmalardan görmekte, gözlemlemekteyiz..
Son olarak ;
İlk başta söylediklerimizi yine tekrar edelim. Bu yazı doğru olduğuna inandığınız , kesin inanmışlık içinde yüzdüğünüz bir takım dünya görüşlerini yıkmak, o görüşleri değiştirip, yerine başka bir dünya görüşünü ikame etmek, ikna etmek amacıyla yazılmamıştır. Zira dünyaya, olay ve olgulara bakış açınız değişecek olsa bile, bunu sizden başka yapacak kimse bulunmamaktadır. Bulunmaması da gereklidir. Zira sağlıklı olan budur. Yazının amacı sadece sizi etkileyen, çevreleyen etmenlerden sıyrılıp, sadece ve gerçekten “sen” olarak, kendin olarak, “insan” olarak düşünmenizi, düşünmeye, sorgulamaya sevk etme amaçlı derlenmiş bir yazıdır..
Saygılarımla
Timur Türker

ILK YAZIM : HERMES TRISMEGISTUS

d528a7837e226452cfb75636614f9b01 as Smart Object-1 as Smart Object-1 as Smart Object-1Değerli dostlar ;

Takip edenleriniz bu blogu daha önce “fikirvedusuncelervadisi.wordpress.com” olarak takip etmişlerdi. Şimdi aynı blogun ismini değiştirdim ve premium pakete geçerek kozalakvadisi.com olarak yeni içerik ve vizyonu ile baştan aşağı yenileyerek tekrar yayına girdi. Ancak yine de eski arşivleri silmedim..Eski blog da deyim yerindeyse az ama öz takipçilerim epey aralıklarla yazdığım halde mutlaka yazıları sonuna kadar okur, hatta bazıları kendi blogunda ya da sosyal medyasında yayınlardı.Öncelikle buradan o sadık takipçilerimin ve “blogdaşlarımın” hepsine sonsuz teşekkür ederim. Sizlerin bu ilk başta ki ilgisi olmasa idi, belki burada yazmayı bırakacaktım. Ayrıca hepinizden çok şey öğrendiğimi belirtmeliyim.Şunu önemle ifade etmeliyim ki yıllar geçse de, bu süreçte insanların çoğunluğu Facebook ve İnstagram gibi mecralarda hızlı kullan at mantığı ile anlık sosyal medya tatminleri için zaman geçirse bile “wordpress blog” hala geçerliliğini koruyor. Gözlemim budur dostlar. Zira bloglar ; kişilere münhasır özgün içeriklerin üretildiği, okurken yine o kişinin özgün düşüncesini ve araştırmalarını okuma bilincine vardığımız sanal mecralardır. Bu nedenle burada ki blog yazma ve başka blogları okumanın inanın zevki başka oluyor.Böyle bir kaç girizgâh yaptıktan sonra gelelim asıl konulara:

  • SİTEMİN İSMİ NEDEN “KOZALAK VADİSİ” ?
  • YİRMİDEN FAZLA YAZI YAZDIĞIM HALDE NİÇİN “İLK YAZIM” BAŞLIĞI İLE BAŞLADIM ?
  • İLK YAZI BAŞLIĞINI NE AMAÇLA MİTOLOJİK VE MAJİK BİR İNİSİYE OLAN ÜSTADLAR ÜSTADI “HERMES TRISMEGISTUS” İSMİ İLE BAŞLATTIM ?

“Kozalak” bildiğiniz gibi iğne yapraklı çam, köknar, servi ağaçlarının dallarında dişi çiçeklerin oluşturduğu konik şekilli, zırhlı uzantılardır. İçlerinde bir çok yemek ve tatlı da kullandığımız, “fıstık” dediğimiz meyveleri o sert kabukların içinde muhafaza eder. Ayrıca Kozalak’ın insanlara bundan daha önemli bir faydası var. Çam kozalağı çok zahmetli, ağır ve uzun kaynatmadan sonra geçirilen bir işlemden sonra “kozalak şurubu” haline getirilir. Bu şurup çok şifalıdır. Astım, bronşit, faranjit gibi kronik hastalıklara çok iyi geldiği, bağışıklığı güçlendirdiği bilinmektedir…Şimdiye kadar anlattıklarımız KOZALAK’ın normal mental bir zekâ ile genel olarak bilinen materyal özellikleridir…

Şimdi gelelim KOZALAK’ın Ezoterik özelliklerine ;

Beyin hipofizi ; Tıp dünyası tarafından “vücudun orkestra şefi” olarak da bilinir. HİPOFİZ; beynin alt kısmında bulunan yaklaşık 0.5 gram ağırlığında çeşitli hormonlar salgılayan bir endokrin bezdir. Bu hormonların en önemlilerinden “melatonin” salgılar. İşte bu bez aynı “kozalak” şeklindedir. Ancak bu anlamıyla “kozalak” çeşitli antik inançlarda hep kadim bir sembol olmuştur.. Aşağıda gördüğünüz gibi..

Dolayısıyla “kozalak” ın, hem herkesçe bilinen ve kabul edilen yararlı materyal nitelikleri, hem de insanlığın antik çağlardan bu yana çeşitli coğrafyalarda ona yüklediği ezoterik anlamları vardır..

Gelelim, blogta yirmi yazıdan sonra niçin bu yazı için ilk yazı dediğime…

Elbette yeni bir başlangıç yaptık. Ancak yazının başında söylediğim gibi aslında aynı bloğun isminin değişim geçirmiş hali olduğundan eski yazıların tamamını silmeyi bir ara düşündüysem de bundan vazgeçtim. Kendi kendimi kimi zaman çok eleştiriyorum ve değişiyorum. O değişimle gelişiyorum. Maalesef bir insan şayet on beş, yirmi senedir dünyaya, hayata, yaşama bakış açısını hiç degistirmiyorsa ya da en azından esnetmiyorsa bu o kişi için gerçekten trajik bir durumdur. Bu durum kendisi için trajik, yakın çevresi ve etrafı için ise tehlikelidir. Zira saplantı ve dogmatizm içinde yaşayan insan farkında olmaz ise kendisini ve etrafını da çok yüksek ihtimaldir ki büyük sıkıntılar içine sürükler. Bu bakış açısıyla eski yazılarımı tekrar okudum. Kimilerinin ilk yazdığım gün kadar arkasındayım. Ancak kimilerinin ise hatalı ve çok katı olduğunu gördüm. Ama dediğim gibi bu bir yolculuk ve tekâmül işi. Benim için önemli olan doğru ya da hatalı olması değil doğru olan aynı bir merdivenin basamakları gibi tekâmül merdivenlerini bir bir çıkmak ve yolculuğa devam etmek. Her zaman çırak olarak ve amatörce..

Son olarak ilk yazıma konu olan üstadlar üstadı “HERMES TRISMEGISTUS” U NEDEN SEÇTİM ?

Antik çağlarda Yunan mitolojisinde Hermes, Mısır mitolojisinde Thot olarak adı geçer…. Simyanın, Maji’nin , Astronomi’nin, temel bilimlerin babası olarak tanınan çok yüksek bilge bir kişidir. Mısırlılar ona “üç kere büyük Hermes” diye büyük saygıyla bahsederler. Dünya tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan James Churchward ; Hermes’in M.Ö.16000 lerde Mu ve Atlantis kıtalarından Mısır’a gelmiş bilge kişi olarak tanımlar. İnsanlara tek Tanrılı “sirius kültür ve öğretisini” ilk olarak onun tarafından öğretildiğini ileri sürer.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı HERMES’i hem ampirik bilimler açısından, hem de diğer Ezoterik ve Okült özellikleri taşıyıp, tüm bu nitelikleri içinde çatışma olmadan barındırdığı için seçtim..

Son olarak

Kozalak ; Şurubu şifalıdır. Ama aynı zamanda yazının başlarında belirttiğim gibi insan beyninin epifiz bölgesini, yani derin bilinci, meditasyonu ve duru görüyü temsil eder..

Hermes Trismegistus : Astronomi, Tıp gibi hem rasyonel bilimleri, hem de simyayı, ezoterik ve Okült öğretiyi temsil eder…

Ancak burada bilgiler çatışmaz, dengede durur. Bu yazımın sonunda vermek istediğim en büyük mesaj “denge ve dengeleri” gözetmek idi. Bu yazım, bundan sonraki yazılarım içinde ip uçları ve bir yol haritası içermekte..

En derin saygı ve sevgilerimle

Timur Türker

İNSANLIK NEREYE GİDİYOR ?

 

crowd-3127293_640_Fotor_Collage

Değerli okurlar..

İnsanlık, geldiğimiz bu noktada artık bir aşamaya, bir eşiğe geldi. Ama bu daha fazla yol alamayacağı bir eşik. Nedir bu eşik ?

Sanırım hepimizin ortalama bildiği bir dünya tarihi var. Kısa bir özet geçelim ; aşağı, yukarı bundan yüz bin yıl önce modern insan diye tanımladığımız “Homo Sapiens” doğu Afrika bölgesinden, Dünya’nın her tarafına yayıldı. İlk insanlar göçebe ve ilkel topluluklar halinde yaşadıklarından, bunlara “ilkel komünal” ( dayanışması ve ortaklığı çok güçlü topluluklar ) olarak tanımlandı. Daha sonra özellikle Mezopotamya bölgesine yerleşen, tarımı öğrenen ve Dünya da ilk tarım topluluklarını oluşturan insanlar aynı zamanda ilk yerleşik toplulukları da oluşturdular. Bu insanlar, göçebe dediğimiz ilkel komünal topluluklardan farklı olarak tahıl biriktirmeyi öğrendiler. Bu durum, insanların daha fazla kendine zaman ayırabileceği boş vakitlere, düşünmesine neden oldu. Böylece insanlar arasında ilk hiyerarşik düzenler gelişerek,  ilk yerleşik şehir krallıkları, dere beylikler kuruldu.  Böylece ilkel komünal göçebe topluluklar azalarak, yerini yerleşik hayata bıraktı. Bu geçiş dönemi dinsel inanç ve mitolojik öykülerinde değişmesine neden oldu.  Daha önce ilkel komünal/göçebe topluluklar halinde yaşayan insanların çoğunluğu “ana erkil Pagan” inançları benimserken, özellikle Mezopotamya coğrafyasında yerleşik hayata geçtikten sonra bu inançlar yerini, üç büyük dinin “ata erkil tek Tanrıcı” inançlarına bıraktı ve ilkel çağların sonuna doğru “köleci” dönem başladı. Daha sonra bu köleci dönem yerini “feodal dere beyliklere ve krallıklara” bıraktı. Bundan sonra başlayan orta çağ ve orta çağın sonunda, Avrupa da buhar makinelerinin geliştirilmesi, kilise ile birlikte hareket eden feodal dere beyliklerin ve krallıkların sanayi devrimi ile birlikte yıkılması sonucu Dünya üzerinde ilk burjuva devriminin oluşması ve bundan sonrada “emperyalist kapitalist” çağın başlaması ile bu gün halen devam eden “KAPİTALİST” çağ başlamış oldu.. Kısacası  Dünya tarihi ve bu tarihin içinde ki insanlığın serüveni düşe, kalka devam etmekte.. Ancak insanlığın bu serüveninde, insanlar canlılar dünyasında besin zincirinin en tepesinde olduğu için, insanların nüfusu ve teknoloji geliştikçe aynı oranda ekolojik sistemin diğer canlıları olan bitki ve hayvanların bazı türleri geri dönülmez bir şekilde yok oldu ve olmaya devam ediyor. Bu çok kötü bir durum. İnsan, hayvan ve bitkiler gibi eko sistemin dişlilerinden biri olduğunu unuttu ve böylece tüm gezegen çapında, dolayısıyla kendisi için bir felaket ortamını hazırladı.

İnsanlık bu güne gelene kadar çok büyük acılar çekti ve çekmeye devam ediyor. İnsanlık ve insanlığın ileri gelenleri, çekilen bu ızdırapların dinmesi için bin yıllar boyunca çeşitli felsefi disiplinler, dini ve politik bakış açıları geliştirdiler. Bu dini, felsefi ve politik görüşlerin her birini incelediğinizde, her ne kadar birbirinden farklı ekol ve disiplinler içerse de, çoğunlukla tüm insanlık için iyi bir şeyler öğütlediğini v.s. görürsünüz. Ancak nedense bunların hiç birisi insanlığın ne dünkü, ne bu günkü sorunlarını çözemediğini açık bir şekilde görmekteyiz. Yine ne tuhaftır ki bu dini, felsefi ve politik görüşlerin her birisi “kendi disiplin ve ekolleri” nin “doğru” uygulanmadığı için insanlığın iflah olmadığını açık ya da kapalı bir biçimde yoğun olarak deklare etmektedir. Peki , gerçek, hakikat nedir ? insanlığın ve dolayısıyla gezegenimizin kurtuluşu tek bir “hakikate” mi bağlı ? tek bir disipline mi bağlı ? İşte bu gün insanlık yapay zekâların tartışıldığı, bu teknolojik ilerleme çağında bile halen bu sorulara yanıt aramaktadır.

Son olarak bu konuda bireysel görüşümü sizlerle paylaşmak isterim.

İnsanlık tarihinin ilk felsefecileri, ilk bilim insanlarından ve insan onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtarma yolunda kendini fedâ edenler ( Spartaküs gibi..) ve tarihin süzgecinden geçip, insanlığın ortak yararı için bir şeyler yapmaya çalışan her birey ve topluluk benim için kutsaldır. Önlerinde saygıyla eğilirim. Ancak bunlar arasında bir ayrım yapıp “benim için yegâne ve biricik doğru” budur demeden, saf akıl ve felsefe ile “biricik doğruyu” değil ama “doğruları” aramaya devam edeceğim. Düşüncelerimi yansıtan önemli bir insanın cümlesi ile yazımı bitiriyorum..

Yeter ki kendinize öncelikle bilimsel yöntemi önder olarak alın; her şeyi önce aklınızın süzgecinden geçirin ve bilgelikle değerlendirin. Bir söze, bunu söyleyen kişi bir başka bakımdan bilgili ve saygın oldugu için hemen inanıp kapılmayın. Yeter ki hiç bir şeyin kesin ve son, tam ve yetkin olduğunu sanmayın; her bilginin içeriğinde bir yanılgı payı bulunabileceğini, gerçeğin görünenden başka türlü de olabileceğini bilin. Yeter ki başkalarının düşüncelerine tutsak olmayıp, kendi düşüncelerinizin özgürlüğünü sağlayın. Özgür düşüncenizi koruyun ve evrimsel doğrultuda gelişim gösterme çabasından geri kalmayın..

Murat Özgen Ayfer