Kandilli de Bir Şövalye ( Zenginliğin ve Fakirliğin Ötesinde )

Değerli Okurlar..

Bu kez size bire bir yaşamış olduğum, yaklaşık yirmi dört yıl önce ki bir anımı anlatacağım. Yalnız bu anı da, şu anda hayatta olmayan baş kahramanın gerçek ismini, kişilik hakları ve ailesinin böyle bir blogta söz konusu kişinin adının geçmesini istemeyeceğini düşündüğümden dolayı bu kişinin, bazı kuruluş ve bazı firmaların adını yayınlamayı doğru bulmadım. Zaten yazı da kişi ve kuruluşların isimlerinin hiç bir önemi yok. Önemli olan gelişen çok ilginç olayların örgüsü, dün gibi hatırladığım diyaloglar ve tüm bunlardan okuyucunun genel bir anlam ve ders çıkarmasıdır..

Sene 1996 Mayıs başları.

Yaklaşık bir yıldır Kadıköy’de bir gümrükleme firmasında karnesiz olarak daha çok Karaköy İstanbul Gümrükleri Baş Müdürlüğü ağırlıklı olmak üzere Istanbul gümrüklerinde iş takibi ve ofis boy olarak çalışıyordum. O dönemde bilişim teknolojisi bu kadar ilerlememiş, özel sektör o döneme göre bir miktar hızlı ilerlese bile, T.C devlet bürokrasisi’nin en önemli ayaklarından gümrükler henüz hantal bir durumda olup, AB ve diğer ileri ülkelerin standartlarının çok gerisindeydi. Veznede, tahakkuk da vs..vs sistemler sık sık gelip, gider bu da önemli zaman kayıplarına, saç, baş yolucu bunalımlara neden olurdu.. Sinirleri ve sabrı sağlam olmayanların yapabileceği bir iş değildi. Ayrıca farklı bir karakter gerektiriyordu. Lise’den sonra ne karakter yapıma, ne de ruhsal durumuma uygun olmayan bu işe savrulmuştum. Bu işte maaşlı çalışanların ve bu işe sahip olanların geneliyle de hayata bakış, anlayış, kavrayış mantalitelerimiz çok farklıydı. Aslına bakarsanız bu ülkenin önemli bir bölümüyle de bir türlü barışamayan bakış açılarımız vardı. Ama asıl sorun farklı bakış açılarımız değildi. Şimdi, özellikle bu gün, farklılıklar içinde bir arada yaşamamızın köprüleri de bir bir yıkılıyordu. İnsanların bir bölümünün kapalı bilinçlerine, nobranca orta doğumsu ataerkil, kaba, saba davranışlarına, her şeyi kurnazca halletme alışkanlıklarına, arabesk kültürlerine sinir oluyor, lanet ediyordum.

Bu yazı başlığında dediğim gibi toplumun bütününe baktığımda “zenginliğin ve fakirliğin yani ekonomik sınıflaşmanın ötesinde hoşlanmadığım çok başka şeyler vardı. Düz mantık mantalitesinde her şeye basit baktığınız da bir sorunun çözümünde mesela “şunu şöyle yap, bunu böyle yap, tamam, bitti” gibi basit ve sığ çözümler zannımca işe yaramıyordu, yaramayacaktı..

Böyle bir girizgâh yaptıktan sonra gelelim hikâyeye..

Mayıs ayının henüz başlarında, bahar aylarına hiç uymayacak bir sıcaklıkta bir gündü. Havada yoğun bir nem ve basınç hissediyordum. O gün yine, Karaköy Başmüdürlükte bana verilen rutin bir işi sabahtan bitirdim ve ofise dönüşe geçtim. Tabi o zaman cep telefonu bu güne göre epey pahalıydı ve sadece patronlar da ve şirket müdüründe vardı. Bize de sürekli iletişim gerektiren bazı kritik işlerde çağrı cihazı ya da telsiz veriliyordu. O günde bana telsiz verilmişti. O hafta şirketin en tecrübeli çalışanı izne çıkmış, şirket müdürü İstanbul dışı bir gümrüğe gitmişti. Geriye kalanların ne yardımcı karnesi vardı, ne de bu iki kişi kadar kanun, mevzuat bilgileri. İşte tam da böyle bir günde telsiz de patronun sesi yankılandı ; “Timur, ofise dönme, çok acil bir iş çıktı. Oradan bir taksiye atla ve Haydarpaşa gümrüğüne geç, beyannameyi yazdırıp, evraklarla ayrıca tecrübeli bir kişiye de yolluyorum” … dedi ve biz bu işi yaparız, yapamayız demeye kalmadan telsizi kapattı. İşin komik yanı ne gönderdiği kişinin, ne de benim orada tam bir tecrübemiz ve yetkinliğimiz yoktu. Örneğin sürekli gittiğim Karaköy Baş müdürlükte neredeyse tüm memurları tanımış, hem orada takip ettiğim işi, hem de memurların psikolojilerini çözmüştüm. Ancak şimdi burada tam tersiydi. Gönderdiği kişinin karnesi de yoktu, benim de. Neyse ki, şimdi bu günkü gibi bir otomasyon teknolojisi ve denetim henüz yoktu. Henüz bir çok işlem insan inisiyatifine bağlıydı.

Sonunda evraklar geldi ve kayıt, tescil vs işlemlere başladık. Ancak burada sizleri detaylarla boğmak istemediğimden, akla, hayale gelmedik aksilikler, pürüzler çıktı ve iş takibi esnasında defalarca Haydarpaşa Liman gümrüğüne bir takım dilekçeler yazdık. Burada anlatamayacağım kadar detayda pürüzlü bir işti. Gelen 40′ lık bir adet konteyner yük ( tarım ve bahçe makinalarıyla ilgili yedek parçalardı ) fakat bu ürünlerin bir bölümü Türkiye de işlenip, farklı aparatlar takılıp üçüncü bir ülkeye ihraç edilecekti. İşin diğer bir tarafı, bu iş sürekli olan, her hafta ya da her ay gelen sirkülasyonlu bir iş değildi. Yani çalıştığım gümrükleme firmasına kazanç sağlayabilecek bir iş değildi ve hatır, gönül için alınmış bir işti. Patron bu yüzden de fazla önemsemiyor ve takıldığımız bazı yerlerde arayıp, durumu iletmemize rağmen çok istekli davranmıyordu. İşin süreci çok ağır ilerliyordu. Konteyner iki haftadır limanda yatıyordu. Misal, eğer bir hafta daha kalır ise mal sahibi büyük zararlara ve müşteri kayıplarına uğrayacaktı. Ancak ne Patron doğru, düzgün ilgileniyor, ne yanıma gönderdiği kişi, ne de memurlar bir kolaylık sağlıyordu. Öyle ya ; Türkiye’de her şey rantın, paranın büyüklüğüne ve sıcaklığına göre kolaylaşıyor ya da zorlaşıyordu.

Tam da bu süreçte aniden aklıma bir fikir geldi. Bulunduğum semtte üç, beş tane gümrükçü vardı ve bunlardan tanıdığım biri, A karneli ve ayrıca mevzuat bilgisi, tecrübesi yüksek, bakanlıklara kadar eli, ayağı olan bir abimize durumu izah edip yardım istedik.

Türkiye gerçekten çok ilginç bir ülke,  bürokrasi de işinizi ya hatır, gönülle ya da maddi güçle hallede biliyorsunuz. Bizimkisi birinci taraftan oldu. Söz konusu abimiz uzun yıllardır tanıdığı muayene memuruyla görüşüp, ikna etti. Sonunda malı çekecektik. Patron mal sahibinin telefonunu bize verdi ve müjdeli haberi  iletmemizi söyledi. Çok ilginçtir ki patronlar hiç bir zaman kendisi gibi patron olan müşterisini elemanı ile muhatap etmez, iletişim bilgilerini vermezdi. Ancak ne olduysa, iş olumlu olarak sonuçlansa da görüşmek istemedi. Karşı tarafı arayıp müjdeli haberi ben verdim. Telefonda çocuk gibi sevinen, hiperaktif bir adam vardı. Malı çektiğimizi, mesai ücreti yatırdığımızı, akşam saat sekiz gibi konteynerin çıkıp deposuna hareket edeceğini, ona göre hazırlıklı olmasını ilettik. Kendileri de bize limana geleceğini ve akşam bizi evinde misafir etmek istediğini söyledi. İş hayatımda ilk defa böyle bir yemek teklifi almıştım. Mal sahibi beyefendi o yılın en son modeli Grande Cherokee bir jiple limanın girişinden bizi aldı. Biz den bir yirmi beş yaş büyük, spor giyimli, uzun boylu, dinamik görünümlü, saçları hafif kırlaşmış, ancak son derece esprili, samimi bir adamdı. Sanki bizi uzun yıllardır tanıyormuş gibi samimi davranıyordu. Bizi Kandilli de ki evine götürüyordu. Evine gidene kadar bir sürü fıkra ve espriyle gittik. Bu adamın yanında sıkılmak mümkün değildi. Beylerbeyinde alış, veriş için durduk. Ev sahibi bir büyük altınbaş rakı ve en iyisinden bir sürü mezeler alarak yola devam ettik. Sonunda labirent gibi bir kaç bayır ve yokuşu çıkarak, eve geldik. Ama ev dediğimiz deyim yerindeyse saray yavrusu denilebilecek, iki katlı dubleks, yaklaşık bir dönüm bahçenin içinde, müthiş bir boğaz manzarasına sahipti. Sonunda eve gelmiştik..

Ev sahibi yavaş yavaş bizim için hazırlıklarını yaptı. Balkona çıktık. Önümüzde müthiş bir boğaz manzarası vardı. Hanımı ve iki çocuğu ise Fransadaydı. O yüzden de kendisi de, biz de rahat idik. Böyle güzel ve samimi bir ortamında etkisiyle rakıları peş peşe yudumlamaya başladık. Tam bu sıralarda gözüm ev sahibinin kütüphanesine kaydı. Hiç abartmıyorum, her halde sadece burada binden fazla kitap vardı. Sordum ; – Abi sen bunların hepsini okudun mu ? – “Tamamına yakınını okudum. Çünkü tamamına yakını dediğim kitaplar kendi aldıklarım ve kendi aldıklarımı bitirmeden bırakmam. Az bir bölümü de hediye olarak verilenler”…

Zaten kendileri entelektüel bilgisi çok yüksek olduğu belli olan bir insandı. Makina mühendisiydi ve tahsilini Almanya’da yapmıştı. Evet, maddi varlığı aileden geliyordu ancak çok belli ki aile varlığının üzerine çok şeyler koymuş ve epey ilerlemişti.

Şimdi gözüm beyefendinin duvardaki anne, babasının fotoğraflarına ilişti. Rahmetli babaları prof.unvanlı bir dahiliye doktoru, anneleri de özel bir okulda lise öğretmeni. İnsanların görünümü gerçekten asildi ki bu tanıştığımız evladından belli idi. Bu arada beyefendinin devasa kütüphanesinin bir rafı Karl Marx’ın üç ciltlik Das Kapitali, bir sürü sol yayınla doluydu. Bu beni çok şaşırttı ve gülerek hemen sordum ; – Abi bu kitapların siyasi fikirleri sana ve konumuna ters değil mi ? Bunlar bizim için, yani işçi sınıfı için. Senin bu varlıkla bunlarla ne işin var” dedim. Bana hafifçe gülümsedi ve dedi ki “- İşte bu bakış açısı her şeyi biraz daha zorlaştırıyor. Daha adil, daha özgür ve kaynakları daha eşit paylaşılan bir dünyaya engel olan Burjuva’dan daha fazla işçi sınıfının kendisidir. İşçi sınıfının çoğunluğunun aydınlanamayan gerici bilinci, devrimci bilincinin önüne geçmektedir. Buna bir örnek ; ben yaklaşık yirmi yıldır kendi işime sahibim ve fabrikamda elliye yakın işçi çalışıyor. Bunların hepsinin karakterini tek tek bildirim. Misal ; birisi geliyor çok basit bir nedenden ötürü arkadaşını bana şikayet ediyor ya da bir nedenden ötürü ispiyonluyor. Bu sadece bir örnek. Ben eminim ki fabrikamda bir grev olsa işçilerin belki ancak üçte biri ya da yarısı buna katılacak, diğer bölümü grev kırıcılığına girişip, arkadaşlarına ihanet edecektir.  Türkiye’de bir devrim olmamasının nedeni, bizzat işçi sınıfının ve onlara öncü olması gereken bin parçaya bölünmüş Sosyalist partiler ve sola yamanmaya, özdeşleştirilmeye çalışan bölücü bir harekettir ( neyi kast ettiğini sanırım anladınız ) Bu bağlamda ideolojik sorun yok ama bireylerin ve toplumun ağır ahlâkî ve vicdani sorunları vardır. Bu ahlâkî sorunların çözümünün adresi ise ne din, ne de ideolojidir. Çok başka şeylerdir” …

Tâbi burada ki derin sohbetin çok az bir bölümünü okuyucuyu sıkmamak adına kısalttım. Söz konusu kişiye Sosyalist ideoloji babasından düşünsel miras olarak kalmış. Ama o, bu ideoloji dışında insanın önce ruhsal ve zihinsel olarak bir temelinin olması gerektiğini söylüyor ve bu temel olmadan inşa edilecek her türlü düşüncenin yavaş yavaş önce bireyleri, sonra toplumu çürüteceğini belirtiyor ve ekliyor ; ruh/bilinç ve zihinsel gelişim dinlerle de olmaz diyor”…

Tam bu noktada bilgi üniversitesi rektörü büyük üstad Prof.Dr.Remzi Şanver’in şu önemli tespitlerini okuyalım ;

Söz konusu kişinin kütüphanesinde ayrıca Anarşist liderler ; Kropotkin, Bakunin, Malatesta gibi şahsiyetlerin biyografileri ve bazı eserleri bulunmaktaydı ki, iş adamı olması ve kapitalizmin göbeğinde duran bir kişinin kendi konumuna bu kadar zıt yayınları bolca bulundurması bir yana, bunlara sempati duyması, yer yer savunması gerçekten çok ilgi çekici idi. Şunu vurguluyordu özellikle ; “Tüm insanlar gibi bende ana, babamı kendi irademle seçmedim. Evet, elit ve zengin bir ortamda doğdum, büyüdüm fakat elimdeki imkânlar hiç bir zaman vicdânım ve sağ duyumun önüne geçmedi. Kendimi asla toplumun geri kalan yığınlarından soyutlamadan yaşadım. Toplumun genel sorunlarına duyarsız kalmadım”…

Doğru söylüyor zira, bu kişi ; İstanbul da bir hastanenin diyaliz bölümünün, onlarca diyaliz cihazını alarak hastaneye hibe etmiş,  Doğu Anadolu taraflarında 2 ilkokul yaptırmış, devlet bursu kazanan  fakat maddi imkânları yetersiz onlarca gencin masraflarını karşılamış, Tema vakfı ve Akut gibi kurumların çalışmaları için önemli bağışlar yapmış bir kişilikten bahsediyoruz..

Yaklaşık beş saatlik yoğun ve samimi bir sohbetin ardından söz konusu iş adamının evinden ayrıldık. Şimdi yıllar öncesine dönüp yazmaya karar verdiğimde, beynimde ayrıca bazı puzzle parçaları yerlerine yerleşmişti. Şöyle ki ; 90’lı yılların sonu, 2000’e gelindiğinde Türkiye her alanda dehşet bir tasfiye süreci yaşadı. Bu tasfiye süreci; siyaset, devlet bürokrasisi, ordu v.s.alanında olduğu gibi iş dünyasında da oldu. Türkiye de burjuva da el değiştirmeye ( servetler el değiştirmeye ) başladı. Çok güçlü ve köklü aileler/şirketler hariç kimi firmalar iflas etmeye, ettirilmeye başlandı. Deyim yerindeyse kurtlukta düşeni yediler ve hükümet (akp) yanlısı olmayanların servetlerine alaturka deyimle “çöküldü”…

Söz konusu iş adamı olacakları bilirmiş gibi, 2000 yılının başında hanımı ve iki çocuğu ile Fransa’ya yerleşti. Ancak maalesef yaklaşık beş yılın sonunda kanser rahatsızlığı sonucu vefat ettiği haberini aldım. Sanki sevdiğim bir akrabamı yitirmiş gibi üzüldüm. Zira entelektüel birikimi bu kadar yüksek kalitede olan bir kişinin erken sayılabilecek bir zaman diliminde yitirilmesi, başta ailesi ve tabi ki bu toplum ve ülke adına da bir kayıptı. Yine sonradan edindiğim bazı bilgilere göre, söz konusu kişinin Türkiye’de üzerine yoğun bir şekilde gidilmiş, bunaltılmış, deyim yerindeyse tasfiye edilmişti.

Size şaka gibi gelecek ama bu gün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere son yirmi yılda Türkiye’yi “mecburi” terk edenlerin oluşturduğu bir diaspora oluştu. Çoğunluk yanlış bilir ; insanların önemli bir bölümü daha iyi para kazanmak ve daha konforlu yaşamak için vatanlarını terk etmezler, adalet ve hukukun ırzına geçildiği için terk ederler. Adalet ve hukuk bir devletin ve toplumun temelidir. O temel olmadan ülkeyi hangi ideolojik rejim adı altında yönettiğinizin zerre kadar önemi yoktur. Bu gün Türkiye tahminlerinizin ötesinde feci bir beyin ve sermaye göçü ile karşı karşıya kalmıştır. Bu vahim durum, ülkemiz için son derece trajik, çok berbat bir durumdur. Sadece söz konusu bu kişinin Türkiye dışına göç etmesi bu vahim tabloya sadece bir örnektir.

Toplumdaki çürümüş zihniyet ve onun yansıması olan iktidar düşünsel ve fiziksel tüm hatları ile bu ülkeden kazınıp, tasfiye olmadıkça değişen sadece iktidarlar ve başlarındaki oligarklar olacaktır…

 SİYASAL İSLAMCILARIN KİTLE AJİTASYONU VE MANİPÜLASYON YÖNTEMLERİ

Değerli okurlar..

Son yıllarda, özellikle orta doğu bölgesinde dini inançlar üzerinden geliştirilen,  son derece yoğunlaşmış bir şekilde çok feci ve insanlık dışı olaylara şahit olmaktasınız. Bunları da çoğunlukla basın ve sosyal medya üzerinden görmektesiniz. Şimdilik ülkemiz de, kimi orta doğu ülkelerine benzer bir şekilde sıcak bir toplumsal çatışma ortamı bulunmamakta. Bunun nedeni de toplumsal ve kültürel yapımızın orta doğu ülkelerine benzer bir ortamı beslememesidir.  Ancak bununla beraber, elimizde ki bu sosyal veri bize bu konuda hiç bir garanti vermiyor. Şöyle ki; şu anki baskıcı, muhafazakâr, nobran siyasi yapının, daha uzun zaman iktidarda kalması halinde buna benzer hadiselerin olmayacağı anlamına gelmez. Hatta olabilirliği çok yüksek diyebilirim.

Öncelikle şunu önemle ifade etmek isterim ki, yazımızın esas amacı, retorik bir biçimde milyonlarca insanın inandığı bir dini tam cepheden eleştirerek onların düşüncelerini değiştirmek  ya da kitleleri bir şekilde manipüle eden siyasal islamcıların yaptığı gibi bir amaç ve iddiayı taşımıyoruz. Konumuz insanların, neye, ne şekilde inanıp, inanmayacağı değil, konumuz “müslüman ülkeler içinde kullanılabilirliği çok rahat olan soyut, dini kavramların siyasete alet edilerek, kitlelerin afyonlanması ve insanların filmlerde ki olmasa da bir tür yaşayan zombiye çevrilmesidir”…

Maalesef günümüzde bu konu kısa geçmişte, örneğin; yirmi sene önce de, şimdi de hala gündemi meşgul etmektedir.

Peki, bir bölüm kitleyi sağlıklı düşünmekten alıkoyan ve yaşamının tüm hatlarını dogmatik inançlara göre düzenleme gereğini dayatan hastalıklı düşünceler kişi ve kitlelerde nasıl bu kadar etkili olabilmektedir ? Şimdi bunu maddeler halinde çok fazla detaya girmeden açıklayalım :

 

  • Kişileri ve kitleleri zayıf ve dar bir sosyal çevreye hapsederek, her gün, her saat, her dakika mensup olduğu din, mezhep, tarikat, soyut ve sofu inançlarla bilinç altı bombalaması sağlamak ve bu bilgi ve dar çevrenin haricinde her bilgiye ve çevreye ulaşmasını engellemek. Bunu sağlamak için çeşitli yurt, dernek, yardım kuruluşları ve vakıflar kurarak, büyük şehirlerin dışından üniversiteyi kazanan fakir öğrencilere çengel atarak onlara barınma ve ders verme imkanlarının sağlanması ve akabinde beyin yıkama faaliyetlerinin hızlanması ve sonunda kişiyi tam olarak kurdukları zombi organizasyonuna dahil ederek, tahsil sonrası yeni görev yüklemelerinin yapılması.

 

Dipçe: Kişi her ne kadar anlamını bilmese bile pek çok tarikat ve dini cemaatin kişiye tavsiye ettiği, bilmem kaç sayı tekrar edilen “ZİKİR” denilen ibadet, beynin “mantık” bölümünü tıkayarak kişinin “somut” ve gerçek dünya ile ilgili sağlıklı düşünebilmesini tamamen engellemektedir.

 

  • Sürekli olarak kişi ve kitlelere sistematik yalan söylemek ( Hitler’in propaganda bakanı Göbbels yöntemidir ) ve bunu da hedefe giden kutlu yolda “mübâh” görmek. Hatta vergi kaçırmak, daha ileri gidelim yolsuzluk yapmak. Ama nasıl olur diyeceksiniz ? Bunları Türkiye Cumhuriyeti ve tüm kurumlarını “kâfir” sayarak , yani “dar-ül harp” dedikleri ( Müslüman olmayan ülkelerde yaşayan dincilerin, o ülkelere verdikleri isim: Darül Harp ülkesi/ yani şeriat hükümlerinin olmadığı, tağut yer ) sapkınlığı müritleri arasında bilinçlere işleyerek yapıyorlar. Burayı anlamanız için biraz açalım. 1990 larda soğuk savaşın bitip, Sovyetlerin çöküşüyle birilikte, başta ABD ve bazı ülkelerin istihbarat servislerinin desteğiyle, siyasal İslamcılık karanlığı dünya da hiç olmadığı bir ivme kazandı. Türkiye de yerleşik ve bilinen sünni tarikatlardan farklı olarak ( yani Maturidi ve ehli sünnet denilen 4 mezhep ) ekolünün dışında Suudi/Mısır kaynaklı “Vehhabi/Selefi” denilen ( bu günkü kafa kesici İşid’in benimsediği türden bir İslam ekolü ) ortaya çıkmaya başladı. 1990’lı  yıllarda Refah partisinin de içine yuvalanarak Türkiye de kendine yaşam alanı bulmaya başladı. Hatta bu konuda bir miktar başarılı oldular ki, belediye seçimlerini kazandıkları Dudullu, Ümraniye ve Sultanbeyli de bu insanların bulunduğu getto/banliyö semtlerinde elli yıllık cadde ve sokakların isimleri, bu insanlara esin kaynağı olan “Seyyid Kutup ( Mısır da1970 li yıllarda büyük iç karışıklık ve isyana neden oldu )  Mevdûdi ( Pakistanlı ulema ) ,  Hasan el-benna ( Mısır/Müslüman kardeşlerin ( İhvan-ül Müslimin ) kurucusu/terörist ) bu kökten dinci insanların isimleri verildi.  Bu arada işte o yıllarda ( 27 Şubat 1997 de ) Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu’nun bu gerici tehlikeyi görerek tankları Sultanbeyli de yürütmesi, Sultanbeyli meydana Atatürk heykeli dikmesi gibi ilerici bir refleks gösterdi. Bu komutanla aynı siyasi görüşte olmasanız bile, ilerici ve ön görülü hareketinden dolayı doğru ve yerinde bir manevra yaptığını bu güne bakınca görmekteyiz.  Bu gün hala bu terörist isimler, bu ilçelerin cadde ve sokaklarında fiziki ve resmi olarak bulunmaktadır. Ancak ne var ki Türkiye de ki en sofu/yobaz dediğimiz tarikat ve dini ekoller bu yeni taban bulmaya çalışan “Vehabist/İhvanist” ekole karşı olmuşlar ve bunların önde gelen temsilcilerinden “IŞIKÇILAR” ( Hakikat kitap evi, İhlas yayınları, Tgrt / Enver Ören’in başını çektiği grup ) bunlara şiddetle karşı çıkmış, buna benzer diğer Sünni tarikat ve cemaatlerde aynı şekilde bu yeni ekole karşı çıkmışlardır. Ancak sonuç itibariyle bunların hepsinin; çağdaş yaşam düşmanlığı, kadına baskıcı ata erkil bakış açıları, Cumhuriyet ve kurucularına bakış açıları, kendilerini bilim ve tekniğe değil, bilim ve tekniği 1400 yıl önce gökten indiği varsayılan bir takım metinlere uyarlamaya ve güya barıştırmaya çalışmaları, işte bu ve buna benzer çelişkilerin hepsi sonuç itibariyle “siyasal İslamcıların” ortak özellikleridir.

 

  • Kişi ve kitleleri sürekli “Cennetle” avutmak ve bunun tam terside “cehennem” ile korkutmak. Bu yöntem ile mevcut muhafazakar/dinci devlet ya da devletler ve hatta terör organizasyonları gerektiğinde rahatlıkla ölüme gönderebilecekleri militanlarını ve kitlelerini beyin ve bilinç yıkama yöntemiyle cephelere ve çatışmalara sürüklemektedir. Misal; ülkemizde doğu ve güney doğu bölgelerinde 1984 beri devam eden terör olaylarında yaşamını yitiren gencecik askerler için “şehit” deyip, şehitliğe dair birkaç söz söyleyerek adeta insanların gerçek fizik ve  bireysel değeri tamamen görmezden gelinmektedir. Ancak her nedense, hiç bir bürokratın, hiç bir iş adamının oğlu, bu yüksek riskli bölgelerde askerlik yapması şöyle dursun, bedelli askerlikle birlikte, üstelikte en güvenli yerlerde güya askerlik hizmetini tamamlamaktadır. Halbu ki yapılması gereken,  sorunların ana kaynaklarına inerek, çatışmaların ülke bütünlüğü ve tüm halkı kapsar şekilde sona erdirilmesini sağlamaya çalışmaktır. Ancak bu yapılmamakta ve geride kalan ailelere : “çocuğunuz cennete gitti” denilmektedir. İşte siyasal İslamcıların ve muhafazakârların ahlâkı ve vicdanı budur.

 

  • Siyasal İslamcılar ve muhafazakâr insanlar, dinin hükümlerinin asla hiçbir şekilde değişemeyeceğini, son din olduğunu, “bu dinin yayılması gerektiğini” , dinin, bilim ve tekniğe değil, bilim ve tekniğin dine “uydurulması” gerektiğini şiddetle savunur. İşte bu zaten siyasal İslamcıların ana çelişkilerinden birisidir. .

 

  • Siyasal İslamcılık insanlık ve toplum için bir virüs, bir trojen, Truva atı gibidir. Emperyalist devletlerin elinde en maliyetsiz savaş ve yıpratma aracıdır. ABD , yakın zamanda Vietnam, Küba, Irak ve daha bir çok askeri operasyonunda bildiğimiz ordular arası bir yenilgi almadıysa bile, gerek bizim bilmediğimiz kayıpları, gerekse savaşın maliyetinin çok yüksek olması nedeniyle 20.yüzyılın ortalarında “vesayet savaşları” dediğimiz, kendi içinde “evanjelizm”, orta doğu ve güney doğu asya ülkelerinde “siyasi islamclığı da kullanarak, kendisine yeni bir savaş konsepti belirlemiştir. Bu konsepte göre çok mecbur kalmadıkça ordusuyla birebir çatışmaya girmemektedir. Bu gün ABD “kara gücüm” dediği bazı Kürt gruplarla, bölgede İsrail gibi bir devletleşmeye gitmek istemektedir. Ama aynı ABD bunun tam tersi, siyasal İslamcı grupları, Kürt gruplara karşı desteklemektedir.

 

  • Siyasal İslamcıların yayılma ve örgütlenme yöntemleri : Hemen hemen tüm siyasal İslamcı tarikat ve gruplar, yayılmak ve örgütsel yapısını ayakta tutmak için “kendi içinde üreme” hiyerarşisini uygularlar. Bu taktiklerin en başında gelen uygulamalardan birisidir. Bu taktiğe göre; tarikatın, grubun yönetici ya da ileri gelenleri grup içinde kimin, kimle evleneceğini belirlerler. İnsanların belki de yaşamında ki bu önemli sosyal olayı bile mensup oldukları dini tarikat ve grupların ileri gelenleri belirlemektedir. Bu doğrultuda, dini tarikat ve grupların bir ferdi şeklinde hareket eden insanlar, ruhsal yıkım ve çöküntülere sürüklenmektedir. Çünkü kişilerin hayvanlar aleminde olduğu gibi bir doğaçlama, doğal seleksiyon seçilimle birbirlerini bulması ve beğenmesi yerine, bunun tepeden inme, buyruk bir şekilde yapılması, bu cehalet, karanlık uygulamanın nesiller boyu devam etmesi, hep birbirine benzeyen, fizyonomisi, akli melekeleri ve görünüşü sorunlu, doğaya aykırı ve sağlıksız nesillerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aşağıda görüldüğü gibi…

 

22EasyCapture1_Fotor_Collage.jpg

Daha korkunç olan şudur ; bu din maalesef, bu haliyle daha çok orta doğu ve  Dünya’nın 3.Dünya diye tabir edilen geri ve çok yoksul bölgelerinde etkin olduğundan, yoksulluğun vermiş olduğu besin yetersizliği, hastalıklar, moral çöküntüsü v.s. gibi nedenlerden genetik yapısı iyice bozulup, fiziksel ve ruhsal olarak niteliksiz hale gelen insan kitlelerinin nüfusunun bu olumsuz şartlarda bile tam tersine artmasına neden olmaktadır. Bunun en yakın örneği medyamızda yalan ve abartılı haberlerle önümüze servis edilen Suriye iç savaşı ( Suriyeli mülteciler ) ve Burma isimli ülkede olup bitenlerdir. Burma da “Arakan” denilen bölgede ki Müslümanların durumundan başlayalım.

1.ARAKAN                                                          2.BANGLADEŞ TRENLERİ

aaa5ba09a407152d818f0c05462 bbbbmaxresdefault_Fotor_Collage.jpg

 

Medya da Arakan Müslümanları denilen topluluk, İslam inançlarının kesinliği, uzlaşmazlığı ve yayılmacı karakteristiğinden dolayı, bin yıllardır bölgenin yerlisi olan Budist inançlara sahip kurucu unsurlarla anlaşamamış, onları kendi inançlarına benzetmek için başka Müslüman devletlerin ( ve bölgede çıkarı olan Müslüman olmayan devletlerin ) desteği ve olayları kışkırtmasıyla bildiğimiz dramatik olaylar meydana gelmiştir. Elbette ki  masum insanların öldürülmesi ve göç ettirilmesi çok feci ve insanlık dışıdır. Ama olayların kökeninde bu uzlaşmaz, kendini bir türlü reform ve revizeden geçiremeyen gerici ve cehalet dolu inançlar mevcuttur. Bunu kabul etmek çok acı olabilir. Ama bunu görmeleri lazım. Avrupalıların 1600 lü yıllarda Sanayi devrimiyle birlikte Hıristiyanlığı bir revizeden geçirip, elini, kolunu budaması gibi aynı şeyi İslam dünyasının da yapması ve böylece  bu inançları emperyalist ülkelerin kötü emellerine alet edebilmesinin önünü kesmesi lazım.

 

Son olarak söyleyeceklerim,

 

Dünya üzerinde Müslümanların yoğun yaşadığı tüm coğrafyalarda hep bir sorun, hep bir problem, çatışma, açlık ve sefalet sorunları vardır. Geldiğimiz bilgi çağında artık bu sorunları “Hıristiyanlar, Yahudiler ya da işte Arakan da olduğu gibi “Budistler” bizleri öldürüyor, katlediyor v.s. gibi bayatlamış mazlum edebiyatı yapmak, insanları eskisi gibi etkilemiyor ve bu farkındalık giderek kitleler arasında çoğalıyor.

 

İnsanların ve gezegenin acılarını en azından dindirmek, eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin değirmenine su taşıyan bu cehalet dolu ataerkil orta doğu inançlarını budamak ve etkisiz hale getirmek gereklidir..

 

Ne yapmak gerekir..

 

  • Müslümanların çatışmaya neden olan gerici düşünceleri tamamen terk etmeleri gerekmektedir. Bunlar ; “son dinin kendilerinin inancı olduğunu, bunun dışındakilerin cehennemlik olduğunu, Müslümanların dışında olanlarla cihat edilmesi gerektiğini, bunu yaparken kendilerini bulundukları toplumda “takiyye” yaparak yani gizleyerek, aynı bir virüs gibi sinsice güçlendiği anda ortaya çıkıp, bulundukları toplumun ahengini bozmaya çalışmalarını, kendilerinin “son din” dediği ama aslında yer yer Sümerik inançların, Tevrat anlatılarının ve hatta Zerdüşt dininden dahi alıntıların olduğu ataerkil inançları gereği kadınları aşağılamaları ve baskılamalarını, buna göre giyim, kuşamı metazori ile dikte etmelerini, güya Müslümanların sayısını arttırmak v.s. gibi gerici zihniyetle sadece kendi içlerinde üreme sapkınlığını….TÜM BUNLARI KAYITSIZ VE ŞARTSIZ BİR AN ÖNCE TERK ETMELERİ gerekmektedir.

 

Şayet bu revizasyon hızla yapılmaz ise, Dünya da olup, biten olayların sadece şu son 50 yılda ki kronolojisine bakacak olursak; fotografta gördüğünüz insanların “maalesef” diyorum, çok acıklı biçimde kitlesel ölümlerini şu ya da bu şekilde görmeye başlayacaksınız. Çünkü değişime ve gelişime hiç bir güç karşı koyamaz. Bunu size kesin olarak söyleyebilirim ki, kolay kolay hiç bir şeyde kesin ve son, “artık bu böyledir, başka türlü olamaz” türünden olaylara bakmadığım halde bunu söyleyebiliyorum. Çünkü bu insanların durumunda hiçbir gelişme, değişme ve olumlu bir durum yok. Ama tam tersi Dünya’nın bir bölümü sürekli gelişiyor ve değişiyor. Demek ki tarih ve istatistik biliminin verileri bize bu tespitleri veriyor.

 

Aklım ve vicdanım bana; bu çelişkilerin ve bu sistemin bir yüz yıl daha bu şekilde devam edemeyeceğini, artık bir şeylerin sınırına ve eşiğine dayandığımızı söylüyor. Kitleler son anda gerçekleri görebilir ise bu geçiş dönemi nispeten daha az sorunlu olabilir. Ancak görünen o ki, maalesef şimdilik bu mümkün görünmemekte…

 

Saygılarımla..

Kubilay Devrim..

 

İNSANLIK NEREYE GİDİYOR ?

 

crowd-3127293_640_Fotor_Collage

Değerli okurlar..

İnsanlık, geldiğimiz bu noktada artık bir aşamaya, bir eşiğe geldi. Ama bu daha fazla yol alamayacağı bir eşik. Nedir bu eşik ?

Sanırım hepimizin ortalama bildiği bir dünya tarihi var. Kısa bir özet geçelim ; aşağı, yukarı bundan yüz bin yıl önce modern insan diye tanımladığımız “Homo Sapiens” doğu Afrika bölgesinden, Dünya’nın her tarafına yayıldı. İlk insanlar göçebe ve ilkel topluluklar halinde yaşadıklarından, bunlara “ilkel komünal” ( dayanışması ve ortaklığı çok güçlü topluluklar ) olarak tanımlandı. Daha sonra özellikle Mezopotamya bölgesine yerleşen, tarımı öğrenen ve Dünya da ilk tarım topluluklarını oluşturan insanlar aynı zamanda ilk yerleşik toplulukları da oluşturdular. Bu insanlar, göçebe dediğimiz ilkel komünal topluluklardan farklı olarak tahıl biriktirmeyi öğrendiler. Bu durum, insanların daha fazla kendine zaman ayırabileceği boş vakitlere, düşünmesine neden oldu. Böylece insanlar arasında ilk hiyerarşik düzenler gelişerek,  ilk yerleşik şehir krallıkları, dere beylikler kuruldu.  Böylece ilkel komünal göçebe topluluklar azalarak, yerini yerleşik hayata bıraktı. Bu geçiş dönemi dinsel inanç ve mitolojik öykülerinde değişmesine neden oldu.  Daha önce ilkel komünal/göçebe topluluklar halinde yaşayan insanların çoğunluğu “ana erkil Pagan” inançları benimserken, özellikle Mezopotamya coğrafyasında yerleşik hayata geçtikten sonra bu inançlar yerini, üç büyük dinin “ata erkil tek Tanrıcı” inançlarına bıraktı ve ilkel çağların sonuna doğru “köleci” dönem başladı. Daha sonra bu köleci dönem yerini “feodal dere beyliklere ve krallıklara” bıraktı. Bundan sonra başlayan orta çağ ve orta çağın sonunda, Avrupa da buhar makinelerinin geliştirilmesi, kilise ile birlikte hareket eden feodal dere beyliklerin ve krallıkların sanayi devrimi ile birlikte yıkılması sonucu Dünya üzerinde ilk burjuva devriminin oluşması ve bundan sonrada “emperyalist kapitalist” çağın başlaması ile bu gün halen devam eden “KAPİTALİST” çağ başlamış oldu.. Kısacası  Dünya tarihi ve bu tarihin içinde ki insanlığın serüveni düşe, kalka devam etmekte.. Ancak insanlığın bu serüveninde, insanlar canlılar dünyasında besin zincirinin en tepesinde olduğu için, insanların nüfusu ve teknoloji geliştikçe aynı oranda ekolojik sistemin diğer canlıları olan bitki ve hayvanların bazı türleri geri dönülmez bir şekilde yok oldu ve olmaya devam ediyor. Bu çok kötü bir durum. İnsan, hayvan ve bitkiler gibi eko sistemin dişlilerinden biri olduğunu unuttu ve böylece tüm gezegen çapında, dolayısıyla kendisi için bir felaket ortamını hazırladı.

İnsanlık bu güne gelene kadar çok büyük acılar çekti ve çekmeye devam ediyor. İnsanlık ve insanlığın ileri gelenleri, çekilen bu ızdırapların dinmesi için bin yıllar boyunca çeşitli felsefi disiplinler, dini ve politik bakış açıları geliştirdiler. Bu dini, felsefi ve politik görüşlerin her birini incelediğinizde, her ne kadar birbirinden farklı ekol ve disiplinler içerse de, çoğunlukla tüm insanlık için iyi bir şeyler öğütlediğini v.s. görürsünüz. Ancak nedense bunların hiç birisi insanlığın ne dünkü, ne bu günkü sorunlarını çözemediğini açık bir şekilde görmekteyiz. Yine ne tuhaftır ki bu dini, felsefi ve politik görüşlerin her birisi “kendi disiplin ve ekolleri” nin “doğru” uygulanmadığı için insanlığın iflah olmadığını açık ya da kapalı bir biçimde yoğun olarak deklare etmektedir. Peki , gerçek, hakikat nedir ? insanlığın ve dolayısıyla gezegenimizin kurtuluşu tek bir “hakikate” mi bağlı ? tek bir disipline mi bağlı ? İşte bu gün insanlık yapay zekâların tartışıldığı, bu teknolojik ilerleme çağında bile halen bu sorulara yanıt aramaktadır.

Son olarak bu konuda bireysel görüşümü sizlerle paylaşmak isterim.

İnsanlık tarihinin ilk felsefecileri, ilk bilim insanlarından ve insan onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtarma yolunda kendini fedâ edenler ( Spartaküs gibi..) ve tarihin süzgecinden geçip, insanlığın ortak yararı için bir şeyler yapmaya çalışan her birey ve topluluk benim için kutsaldır. Önlerinde saygıyla eğilirim. Ancak bunlar arasında bir ayrım yapıp “benim için yegâne ve biricik doğru” budur demeden, saf akıl ve felsefe ile “biricik doğruyu” değil ama “doğruları” aramaya devam edeceğim. Düşüncelerimi yansıtan önemli bir insanın cümlesi ile yazımı bitiriyorum..

Yeter ki kendinize öncelikle bilimsel yöntemi önder olarak alın; her şeyi önce aklınızın süzgecinden geçirin ve bilgelikle değerlendirin. Bir söze, bunu söyleyen kişi bir başka bakımdan bilgili ve saygın oldugu için hemen inanıp kapılmayın. Yeter ki hiç bir şeyin kesin ve son, tam ve yetkin olduğunu sanmayın; her bilginin içeriğinde bir yanılgı payı bulunabileceğini, gerçeğin görünenden başka türlü de olabileceğini bilin. Yeter ki başkalarının düşüncelerine tutsak olmayıp, kendi düşüncelerinizin özgürlüğünü sağlayın. Özgür düşüncenizi koruyun ve evrimsel doğrultuda gelişim gösterme çabasından geri kalmayın..

Murat Özgen Ayfer

Türk Devrimi ve Türkiye Burjuvazisinde Servetlerin El Değiştirmesi – 2

eskiyeniisadamı

Değerli okurlar

Bu günlere gelişimiz sadece gerici ve iş birlikçi bir partinin on altı yıl küsür süren iktidarından ibaret olan bir süreç değildir. Bu iktidar, sonuçta bir imparatorluk bakiyesi olan Cumhuriyetimizin ve devletimizin, gerek bulunduğu bölgenin Jeopolitik konumundan, gerekse kendi içinde ki aydınlanma ve devrim sürecinin kesintiye uğramasının sonucunda meydana gelen bir iktidardır. Bu sürece gelişimizi tam anlamıyla öğrenebilmek için en azından bir miktar detaylı tarih bilmek ve bu bilmenin sonucunca tarihi süreci beynimizde bir kronolojik süreçten ve süzgeçten geçirmemiz gerekmektedir.

Örneğin en azından Osmanlının son iki yüz yıllık ekonomik durumuna ve o dönemin başkenti İstanbul da ki galata bankerlerine ve yine örnek vermek gerekirse bir sefarad Yahudisi olan Kamondo ailesine, Sebetaycı Yahudilere, Ermeni ve diğer etnik mensubiyete sahip tüccarların Osmanlının son iki yüz yılı ve sonrasında Cumhuriyet Türkiyesin de ki tarihsel rollerini “tarafsızca” bir kuyumcu hassasiyetiyle bilmeniz gerekmektedir. Tırnak içinde özellikle tarafsız dedim, zira belirtmiş olduğum etnik mensubiyete sahip tüccar, tefeci ve bankacıların faaliyetlerini araştırırken duygusal komplo teorileri, duygusal ve tarihi düşmanlıklardan çok, bilimsel bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde ve diyalektik bir akılla araştırmalarımızı yapmamız ve öğrenmemiz gerekir. Konu aşırı detay içerdiği için olabildiğince bir “özetin özeti” şeklinde anlatmaya çalışacağım..

Dipçe: Söylemlerimden, üst fotografta ki burjuvaziyi “olumladığım” ya da “ululadığım” anlamına gelmez. Burada anlatmak istediğim “Sömürücü Burjuvazinin” en azından kendi mantığı içinde belli kural ve kaidelerle çalışırken, bu durumun çok daha kalitesiz, liyakatsiz, geri ve feci bir duruma evrilip, burjuvazinin neredeyse tamamen el değiştirip, gerici bir iktidarın eline geçmesidir anlatmak istediğim.

Bu bağlamda fotograftaki kişileri örnek olarak seçtim. Örnekler değişebilir yada çeşitlenebilir. Üstteki iki kişi “Eski Türkiye’nin” eski iki iş adamı. Kısaca niteliklerine değinelim; Cem Uzan : Ana dili seviyesinde 3 dil biliyor. Amerikada “Pepperdine” üniversitesi mezunu. Halil Bezmen: 4 dili ana dili seviyesinde, 2 dili çok iyi derecede biliyor. İsviçre Zürih üniversitesinde makina mühendisliği okumuş. Bu niteliklerinin yanında, bu ve benzer iş adamlarının yanında istihdam ettiği insanlar, belli bir siyasi, dini ve politik niteliklerine göre değil, sadece liyakate ve “Türkiye Cumhuriyeti” vatandaşı insanlar olarak istihdam edilmiştir.

Gelelim fotografta ki diğer iki tazmanya canavarına. İş adamı diyemiyorum, zira iş adamından başka her şeye benziyorlar. Ne bileyim labarotuarda üretilmiş gibiler. Mehmet Cengiz : Bu adamın ismini “google” yazdığınız da karşınıza çıkan biyografileri iki, üç kelime. Tek kelime ingilizce bilmiyor. Biyografisinde hangi okuldan mezun olduğuda yazmıyor. Lakabı: “Milletin a….na koyan adam”…Böyle bir küfür etmişti. Son aldığı ihalede imam hatip yaptırmıştı. Diğer Ethem Sancak’ta aşağı yukarı öyle. Bu kişide; önce “Tayyip Erdoğana aşığım, bu ilahi bir aşk falan dedi… Beyler, Bayanlar…Işte “Yeni Türkiye’nin Yeni iş adamları”… 2001 de akp iktidara gelinciye kadar dişlerini geçirebildikleri “nitelikli burjuvaziyi” çökertip yerine kendi burjuvazilerini devreye soktular. Özdemir Sabancı, Üzeyir Garih, Kuddusi Okkır gibi bazı iş adamlarını resmen peş peşe çeşitli tarihlerde öldürdüler, diğer bir bölümünü iflas ettirdiler yada sermayeleriyle beraber kaçmalarına neden oldular. ( Şimdi Türkiye’de tüm sektörler alt fotograftaki M.Cengiz ve E.Sancak benzeri 20, 25 kişinin elinde. Bunlar son derece niteliksiz, dünya dili olan Ingilizceyi derdini anlatacak derecede bile bilmeyen, çoğu zaman kravatsız, kirli sakal, pespaye, yengeç yürüyüşlü, on kilo göbekli, küfürbaz, mafyatik, vizyonsuz karaktarler. Eski iş adamları burjuvazi olsa da işini çok iyi bilen, karizmatik, birden fazla dil bilen ve en azından çalışanlarıyla belli bir diyaloğu olan görgülü ve köklü ailelerden geliyorlardı. Bu tip burjuvanın önemli bir bölümü bitirildi.

İşte, 2001 akp iktidar sürecine gelirken aynı iş adamları gibi bir çok aydın ve yazar peş peşe çeşitli tarihlerde öldürüldüler. Bunlar bir tesadüf olabilir mi? Bu nedenle soğuk savaşın sona erdiği 1990 dan akp’nin iktidara geldiği 2001 sürecine kadar olan 11 yılda olan hiç bir detayı atlamamak, bu yıllarda meydana gelen yazar, iş adamı cinayetleri ve diğer siyasi, toplumsal ve ekonomik çalkantıları incelemek ve doğru bir şekilde yorumlamak, analiz etmek gerekir..

Bizim düşüncemize göre;

Yedi ışıklı ampül kabalist simgeli Akp iktidarı, on yıllar öncesinden dizayn edildi ve hazırlandı. Nasıl mı? neye mi dayandırıyoruz ? Eğer Erzurum da bir terzihanede cia-gladyo tarafından Fettullah Gülen tespit edilip, yetiştirildiyse ( artık bunu herkes biliyor ve kabul ediyor ) işte aynı güç akp’yi de iktidara getirmiştir…

KUBİLAY DEVRİM

 

TÜRKİYE DE VE DÜNYADA SİYASAL İSLAMCILIK – 2

Siyasal İslam’ın başarılı, bütünleştirici ve insancıl olamadığını anlamak için Osmanlı imparatorluğunun son yüz yılına bakmanız yeterlidir. Eğer sizin için bu son yüz yıllık zaman dilimi yeterli değil ise 1789 Fransız ihtilalinden ( sanayi devriminden ) sonra, Avrupa devletlerinin durum ve gelişimine bakmanızı, birde orta doğu devletlerinin durumlarını ( İslam Dünyası ) inceleyip karşılaştırmanızı tavsiye ederiz. Sanayi devriminden sonra Batı Dünyası sürekli gelişmiş, değişmiştir. Ancak İslam Dünyası sürekli gerilemiş, gerilemekle kalmayıp Batı Dünyasının sömürgesi haline gelmiştir. Batı Dünyası, 1.Dünya savaşı ve süresince Dünya’nın geri kalan bölümünü yoğun bir şekilde sömürürken peş peşe gelen devrimler, 1917 Rus devrimi, Çin devrimi ve bana göre bu güne kadar gerçekleşen en güzel ve nitelikli devrim Türk devrimi olmuştur. Bu devrimler ve özellikle Türk devrimi, tüm Dünyayı derinden etkilemiş, ezilen Dünya ulusları için örnek bir model olmuştur. Örneğin Libya, Cezayir, Mısır gibi orta doğu ve Afrika ülkeleri bu devrimlerden derin bir şekilde etkilenmiş teker teker emperyalist devletlerin sömürüsünden kurtularak bağımsızlığa kavuşmuşlardır. Peki bu devrimlerin öncesinde yani 1.Dünya savaşı başladığında ve savaş süresince Siyasal İslamcıların konumu ne idi ? Siyasal İslamcılar sadece Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde değil bulundukları başka ülkelerde de emperyalist devletlere hizmet etmişlerdir. Günümüzde Mısır’ın saygın Profesör ve düşünürlerinden Samir Amin şunları söylemiştir ; “Siyasal İslam her zaman emperyalizme hizmet etmiştir” sözleri ünlüdür..
DÜNYA DA SİYASAL İSLAM MERKEZLERİ VE TÜRKİYE YE ETKİLERİ
Dünya üzerinde ki başlıca siyasal İslam merkezleri; Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Malezya ve İran’ı sayabiliriz. Şimdi bunlara ek olarak yönetimleri bir zamanlar daha laik olan Libya, Fas, Cezayir gibi orta doğu ve bazı Afrika ülkeleri de bu yobaz kervanına katılmak üzere olduklarını görmekteyiz. Kişisel görüşüm Siyasal İslamcılığın bir doktrin ve siyasete dönüşmesinin merkezi MISIR’dır. Tarih boyunca her zaman ve her şart altında Mısır, Türkiye’yi etkilemiştir. Bunun tam tersi olarak ne Mısır ne de başka bir Arap devleti Türkiye’ye benzemek istememiştir.
Siyasal İslam’ın merkezi olarak neden Mısır’ı seçtim? Bu ülkenin son yüz yılını araştırdığınız zaman beni daha iyi anlayacağınızı umuyorum. Bildiğiniz gibi Müslüman Kardeşler örgütü Mısır merkezli bir terör örgütüdür. Gizli ya da açıktan Dünya’nın hemen her yerinde örgütlü bir terör organizasyonudur. Kurucusu 1930 lu yıllarda yaşamış Hasan El-Benna ve onun devamı sayılan Seyyit kutup isimli kişilerdir. Bu iki isim İslamiyeti siyasi bir doktrin haline getirmiş, Mısır da iç savaş ve kaosa neden olmuşlardır. Daha önce Komünist görüşlere sahip olan Seyyit Kutup, Sosyalizm ile İslamiyeti sentezleyen bir görüşü savunmuştur. Hemen hemen tüm siyasal İslamcılar gibi oda Amerika ya gitmiş, bir süre bu ülkede yaşadıktan sonra ülkesine dönerek iç savaşa neden olmuştur. Esasında Siyasal İslam’ın Mısır kesiti başlı başına hacimli bir kitapla ancak anlatılabilir. Mısır da ki siyasal İslamcı Müslüman Kardeşler örgütü, Suudi Arabistan yönetiminin benimsediği katı sünni / selefi görüşe sahiptir. Mezhep tanımazlar. ( Mezhepsizdirler ) Bunların Türkiye de ki yerli uzantıları , “Biz aracısız Tevhid İslamını” savunuyoruz, bunun dışındakiler mürted ve kâfirdir derler. Mutlak suretle şiddeti savunurlar. Buda da cihat derler. Türkiye de siyasal islamın silahlı ya da silahsız bir çok kolları ve şubeleri mevcuttur. Ancak bunların içinde en etkili ve tehlikelisi şimdilerde devletin kılcal damarlarına kadar bir kanser virüsü gibi yayılmış olan, adına “paralel yapılanma” dedikleri dinci örgütlenmedir. Bir zamanlar bunlarla ortak hareket eden hükümet dahi bunların ne derece tehlikeli olabileceğini aralarında ki çıkar çatışmaları sonucunda öğrenmiş bulunmaktadır.
SİYASAL İSLAMCILARIN ÖRGÜTLENME METOTLARI
Bu güne kadar siyasal İslamcıların örgütlenme metotları üzerine bir çok kitap ve makale yayınlanmış olabilir ancak bizim için önemli olan bilgi ve bulgular bizzat bu örgütlenmelerin içinde şu ya da bu şekil de yer alıp sonradan bunların yanlış yolda olduklarını görüp ayrılan insanların sözlü ve yazılı açıkladıkları bilgilerdir. Buna en bariz örnek kendimi verebilirim. Hasbelkader orta okul 2.sınıfta tanıştığım siyasal İslamcıların karanlık Dünyalarını daha yakından tanımak ve anlamak için birkaç defa toplantılarına katıldım. Bir siyasi düşünce ve ideolojiyi anlamak için o ideoloji hakkında çeşitli kitapları okumanız tek başına yeterli değildir. Bizzat yaşamanız ve şahit olmanız gereklidir. Yaşadım ve şahit oldum. Sanıyorum 1987 yada 88 seneleri idi. Daha önce bir çok yazımda belirttiğim gibi aklı ve dimağı yeni yeni şekillenmeye başlayan gençliği etki altına almaya çalışan, lise ve üniversitelerde örgütlenmeye çalışan üç akım vardı. Birincisi aşırı sol dediğimiz içinde hiçbir milli unsurun olmadığı, Cumhuriyeti ve Atatürk’ü burjuvaziye indirgeyen bölücülüğe yakın akımlar. İkincisi dini kaynaklara dönmeyi kurtuluş sayan kökten dinciler. Üçüncü akım ise Kemalist / Milli Sol, Türkçü akımlardı. Ki ben bunlara toplamda MİLLİCİLER ismini koydum. Fakat 3.grup yani millicilerde derin çatlaklar vardı. Kendi aralarında milli bir birliktelik kuramadılar ve ulu önder Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet kazanım ve devrimlerini 21.yüzyıla taşıyamadılar. Cumhuriyet devrimlerinin üzerine yeni tuğlalar koyamadılar. Topluma gerçek , uygulanabilir projeler sunamadılar. Birlik olamadıkları içinde Türkiye de ki üç akımdan biri olan siyasal İslamcılık yükseldi, evrimleşti ve bu günkü şeklini aldı.
Siyasal İslamcıların selefi ( suudi arabistancı / vehhabi kolu ) nun katıldığım bir toplantısında grubun başını çeken lanet olasıca kişinin ( ki aynı okuldaydık ) söylediklerini ne bir eksik ne bir fazla aynen aktarıyorum. “Türkiye Cumhuriyeti devleti kafir ve dinsiz bir devlettir. Ancak rejimi çok güçlüdür. Bu rejimi yıkmak için gerekirse pkk ile dahi işbirliği yapmak bir zorunluluktur. Takiyye yapmak dinen mübah olan bir cihat yöntemidir. ( takiyye yapmak demek, gerçek amacını gizleyerek, gerçek amacına ulaşana kadar bir çok şeyi mübah sayma. Bana göre tanımı kısacası şerefsizlik ve hainliğin diğer bir adıdır ) Bir diğer sapık görüşleri ise şunlardır ; Bu devlet zaten kafir olduğu için yapabildiğiniz kadar vergi kaçırın, kaçak elektrik, devleti zarara uğratabilecek her türlü girişimde bulunun zira bu devlet meşru olmayan kafir bir devlettir. Bu devletin imamlarının arkasında kıldığınız namazlar geçersizdir. Cuma namazına gitmeyin zira İslam devleti olmayan bir devlette Cuma namazı geçersizdir ( dar-ül harptir yani kendilerini esir olarak kabul ediyorlar ) Yalnız bu bilgileri insanlara en az yedi, sekiz aşamadan sonra açıklıyorlar. Kişilerin zayıf yönlerini bulup beyinlerini işliyorlar. Bu sapkın ve hasta ruhlu kafa yapısına sahip olanlar bundan yirmi iki yıl önce 1993 de değerli yazar Uğur Mumcuyu otomobiline yerleştirdikleri bomba ile kalleşçe katlettiler. Aynı yıl Sivasta 33 kişi madımak otelinde yakılarak öldürüldü. Bunların dışında Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun gibi yazar ve aydınlar o yıllarda yine bu sapkın , hasta ruhlular tarafından katledilmişlerdir.
Onları ilk tanıdığınızda asla şiddet yanlısı olmayan, son derece sakin ve yumuşak başlı kimseler olarak tanırsınız ama içlerine girdikçe gerçek yüzlerini görürsünüz. Siyasal İslamcılar özellikle 90 lı yılların başında masum gibi gözüken çeşitli STK’lar ( sivil toplum kuruluşları) yasal dernek ve vakıflar aracılığı ile örgütlendiler. Bunların görünüşte amaçları sadece yoksullara yardım etmek ve eğitim vermek gibi gözükse de , gerçekte Cumhuriyet rejiminin altını oymayı amaç edinmişlerdir. Siyasal İslamcıların toplumun iki katmanına nüfuz etme ve yerleşme çabaları vardır. Birincisi yoksul kesim, ikincisi tam tersi varlı kesim. Bunların ortasında ki kesim büyük oranda Cumhuriyetçi olduğu için bu kesime karşı yaptıkları yerleşme ve sızma çalışmaları başarısız olmuştur. Siyasal İslamcılar bu gün toplumun yoksul kesimine büyük oranda yerleşmiş, onların yoksulluk, çaresizlik, umutsuzluk gibi olumsuz koşullarını kullanarak önemli ölçüde taraftar bulmuştur. Siyasal İslamcıların iktidar partisi akp, son on iki yıldır uyguladığı sadaka ve kumarhane kapitalizmi ile üretmeden tüketen, borcu borçla kapatan, geleceği ipotekli, sorgulamayan, düşünmeyen bir manfaat toplumu meydana getirmiştir. Ancak böyle bir toplum çökmeye mahkumdur. Akp sadaka ekonomisi ile kumarhane kapitalizminden bir sentez oluşturarak, Amerikanın uyguladığı vahşi kapitalizme bile rahmet okutmuştur. Bu durum sürdürülemez. Siyasal İslamcılar aynı yoğunlukta olmasa da , toplumun varlıklı kesimi içinde de taraftar bulmuş, deyim yerindeyse “İslamcı burjuvalarını” meydana getirmişlerdir. Kurdukları İslamcı bankalar, İslamcı sermaye ve işletmelerle varlıklarını devam ettirmişler, bu kurumlarım maddi gücü ile Cumhuriyet rejimin altını oymak ve yıkmak için önemli mesafeler kat etmişlerdir.
Şimdiye kadar anlattıklarımız siyasal İslamcıların en bilinen örgütlenme biçimleriydi. Ancak göz ardı edilen ya da bilinmeyen bir örgütlenme şekli daha var. Kendi içlerinde çoğalma stratejisi.
Siyasal İslamcıların örgütlenme ve teşkilatlanma çalışmalarının en başında koşulsuz “biat” kültürü gelmektedir. Biat etmek sorgulamaksızın boyun eğme, kabullenme anlamına gelir. Buna göre siyasal İslamcı hücre ve teşkilatlarda esas olan biat’tir. Grubun başında ki imama kayıtsız şartsız biat edilir, uyulur. Hatta lider yani imam görünüşte dine uymayan bir iş yapmış olsa bile onun yaptığı günah sayılmaz. Çünkü o zahir de ( dış görünüşte ) yaptığı kötü görünse bile Batın da ( içsel manada ) yaptığı doğrudur. Bunu olgunluğa ulaşmamış müritler anlayamaz, imam anlar. Bu ve bunun gibi akıl ve mantık dışı sapkın fikirler dini bir lastik gibi her yöne çekilebilen, her kalıba uyabilecek sapkın bir ideoloji haline getirmektedir. İşte ATATÜRK, TÜRK DEVRİMİ ile hem dinin kullanılmasını engellemiş, hem de dini ileri de bu yönde kullanabilecek potansiyel kişi ve toplulukları tasfiye etmiştir.
SİYASAL İSLAMCILAR ÖRGÜTSEL BAĞLILIĞI NASIL SAĞLARLAR ?
Siyasal İslamcılar yazımızın başında belirttiğimiz gibi 90 lı yılların başında bir çok dernek, vakıf ve dershane gibi sivil toplum kuruluşlarıyla , özellikle Anadolu dan büyük şehirlere gelen yoksul gençlere çengel atarak , onlara ücretsiz kurs, barınabileceği yer gibi imkanlarla insanları avladılar. Bu yoksul gençler kendilerine tüm eğitimleri boyunca destek olan bu dinci hücrelere kendilerini borçlu hissederek ve ayrıca tüm sosyal çevresi de onlardan oluştuğu için eğitim sonrası hangi işi yaparlarsa yapsınlar bu hücrelerin emir-komutası altına girmektedirler. Bu siyasal dinci hücrelerin başında bulunan imamlar, yönetimi altında ki erkek üyeleri yaşamlarında daha önce bir kez bile görmedikleri bayanlarla zorla evlendirilmişlerdir. ( Dışlanma, elinde bulunan maddi imkânları geri alma, falakaya yatırılma gibi tehditler ) Bunlardan meydana gelen çocuklar azılı Cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilmişlerdir. Malum kişinin en az 3 çocuk yapın diye sıkı sıkıya tembihlemesi her halde bu yüzden olsa gerek. Bunların içinde bulunup bu şekilde zorla evlendirilen tanıdığım bir kişinin anısını yazmadan duramayacağım. “25 yaşında bir makine mühendisiydim. Bir gün şeyhim beni çağırdı ve – evladım yaşın geldi de geçiyor bile. Seni bizim cemaatten bir hanım kız ile evlendireceğiz, onu sana kapının eşiğinden sadece bir kez göstereceğiz ve kayıtsız şartsız onunla evleneceksin” şeklinde bir oldu bittiye getirildim ve evlendim. Beni ilk okuldan terk sadece hafız olan bir kızla evlendirdiler. Yıllar geçti boşandık ve cemaatten tümden ayrıldım. Ayrılırken çeşitli tehdit ve şantaj ile elimde olan tüm imkanlar alındı ve cemaatten tümüyle tecrit edildiğim gibi beni yayın organlarında her fırsatta hain, ajan gibi tanımlamalarla yaftalandım. Şeklinde anlatmıştır.
Şahsi kanaatim, siyasal İslamcılar Türkiye iç tehdit sıralamasında en üst sıralamada olmalıdır. Öncelikli tehdittir. 2.sırada ise bölücü etnik terör bulunmaktadır. Bu terör çeşidi en azından amaçları net olarak belli, hangi ülkeler tarafından desteklendiği, nerelerde üslendiklerini sokaktaki çocukların bile bildiği basit bir gerçektir. Milli bir hükümet, bağımsız ve güçlü siyasal kararlar alarak ve orduya geniş yetkiler vererek bu sorunun üstesinden gelebilir.
Ancak siyasal İslamcılık her devir ve ortamda şekil değiştirebilen güçlü bir virüs gibidir. Kullanılmaya müsaittir. Bu nedenle başta aydınlar, sosyolog ve psikologlar bunların tehlikelerini halka anlatmaları gerekmektedir.

.

Saygılarımla

Kubilay Devrim

TÜRKİYE VE DÜNYA DA SİYASAL İSLAMCILIK – 1

Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin lâik , demokratik rejimi ile kan davası gütmeyen inançlı vatandaşlarımızın bu yazı

nın muhatabı olmadığını altını çizerek belirtmek isteriz. Ancak takiyye yapanlarla ( Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapan iş birlikçi, iki yüzlü münâfıklarla) bir hayli sorunumuz var. Bu yazı din kisvesi altında kendilerini kamufle edip, aslında genetik bozukluklarının bir tezahürü halinde siyasal islâmı kendilerine kalkan yapanlar için yazılmıştır.

“Siyasal İslam”, Dünya’yı sömüren büyük devletler tarafından çok rahat ve müsait bir şekilde kullanılıp, gelişmekte olan 3.Dünya ülkeleri diye tabir edilen ulus devletler için tam bir “TRUVA ATI” dır. Bir felâkettir. Siyasal İslam ölümcül bir virüstür. Beslendiği ana kaynak “cehâlet ve bilgisizliktir”. Bu virüsün ölümcül etkileri günümüzde orta doğu da kendini göstermiştir. Siyasal İslamcılık virüsü Türkiye’ye de sıçramış, yayılma çabasındadır.
Türkiye de siyasal İslamcılığın kökenleri Cumhuriyetten eskidir. Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve çöküş dönemlerine kadar uzanır. Bunlar ta o zamanlarda, Tanzimat, I. ve II.Meşrutiyete şiddetle karşı çıkmışlar, bu yenilik ve ıslahatları yapanları “kâfir” olmakla suçlamış, Osmanlı donanmasını Haliçte çürümeye terk eden 2.Abdülhamiti kutsamışlar, tarihimizde ki meşhur 31 Mart ayaklanmasını çıkarmışlardır. Kısacası bunlar her türlü ilerleme ve yeniliğe karşı çıktıkları gibi müsait ortam bulurlarsa, bulundukları ülke ve devletlerin rejimlerini yıkmak için başka büyük devletlerle iş birliği yapmaktan çekinmeyen hain topluluklardır. Şimdi günümüzde “said-i nursi ( kürdi ) denilen mürteci ve kürtçü kişinin ideolojik mirasçısı sayılan F.Gülen denilen kerameti kendinden makul kişi, “Amerika, Dünya gemisinin kaptanıdır” şeklinde ki açıklaması, siyasal İslamcıların nasıl bozuk bir zihniyete sahip olduklarını anlamanıza yeten binlerce örnekten sadece birisidir. Bu kişi ve cemaati yakın zamana kadar, Türkiye yi yöneten hakim güç ile ittifak edip Türk Ordusuna akıl almaz iftira ve sahte delillerle saldırıp , en değerli komutanları ( özellikle deniz ve hava kuvvetleri çökertildi ) yıllarca tutsak ettiler. Bu konuların derinliklerine hiç girmiyoruz. Zira dönek ve liberal/liboş diye tabir edilen hükümet yanlısı yazarlar dahi bu kumpası itiraf edip, kabul etmişlerdir. Cemaat, şayet hükümet ile yollarını ayırıp düşman olmasaydı belki de bu komutanlar ömür boyu tutsak kalacaktı. İdam cezası yürürlükte olsa idi belki de bu komutanların bir kısmı yada hepsi idam edilecekti. Komutanlar yeniden yargılanmak üzere tahliye oldu. Yüksek ihtimalle artık tamamen beraat edecekler ama geride bıraktıkları yılları kim geri getirecek ? Bunun yanında tutsaklık esnasında hayatını kaybedenler ve bunun tam tersi kendileri içerideyken yakınları vefat edenler, kararan hayatlar. 2001 – 2014 yılları arası “lanetli yıllardır”. Türkiye Cumhuriyet tarihinin kesintiye uğradığı, toplumsal bilinç ve toplumsal cinnetin yaşandığı kara lekeli yıllardır. Kendileri baş örtüsü zulmü, şiir okurken hapse girdim falan derken yüzlerce ordu mensubunun hayatlarını kararttılar. Görünen o ki siyasal İslamcıların Türkiye de ki ağır tahribatlarını temizlemek on yılları alacak bir süreç. Esasında bu makalenin konusu epey hacimli bir kaç kitapla ancak anlatılabilir ama yine de sizler için bir özetlemeye çalıştım. Siyasal İslamcılık konusu ile ilgilenenler ve konuyu akademik boyutta büyüteç altına almak isteyenler için tavsiye edebileceğim 4 kitap var ; Selin Çağlayan’ın “Müslüman kardeşlerden yeni Osmanlılara” imge kitapevi / Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer : Tarihte ve günümüzde ihvan-ül müslimin / Uğur Mumcu : Rabıta / Sabahattin Önkibar’ın “İşte İslamiyet’in ve Türklüğün Katilleri” / gibi..
Türkiye de siyasal İslamcıların yükselişi 1950 li yıllar da Menderes ( DP ) iktidarı döneminde başlamış, 1980 askeri darbesi ile tavan yapmıştır. ( tabi bunun çok öncesinde Atatürk’ün sağlığında “Terakkiperver Fırkası” var ama konumuzun uzağında kaldığı için onu saymıyoruz ) Bizim için önemli olan “siyasal İslamcıların” ne zaman kökleşmeye, kurumsallaşmaya başladığıdır. Bu dönem DP ( Demokrat Parti / Menderes ) dönemidir. Zira Tayyip Erdoğan ve şürekâsı iki de bir her fırsatta “Biz Mendereslerin, Özalların” devamıyız şeklinde defalarca beyanat vermişlerdir. Türkiye de merkez sağın en büyük günahlarından biriside ülkede Cumhuriyetçi bir merkez kitlenin oluşumuna katkı yapmaması bir yana, bu oluşumun gerçekleşmesine izin vermemesidir. Merkez sağın kemikleşmiş bir oy kitlesi hiçbir zaman olmamıştır. Sağ oylar zaman zaman bir oraya bir buraya gidip gelmiştir. Merkez sağ 1950 – 2001 yılları arasında Cumhuriyetin karşısında bilerek, bilmeyerek karşı devrimi besledi, büyüttü ve yarattığı canavar kendisini de yedi.
Sağ cenahta MHP ye gelince. Aslına bakarsanız 2002 den bu yana akp ye stepnelik görevi yapan MHP için iş işten geçmiş durumda. 4 + 4 + 4 eğitim yasasını destekleyen ve hurafenin din kılığında laik okullara girmesini teşvik eden MHP nin bu durumda aslında akp den bir farkı yok. Kısacası merkez sağ dediğimiz partiler Türkiye de siyasal İslamcılığın gelişimine katkıda bulunmuş, ona uygun iklimi meydana getirmişlerdir. 1923 ün laik Cumhuriyetine karşı olan müflis ve dönek solcular, neo-liberaller de son anayasa referandumunda “yetmez ama evet” diyerek akp ana yasasına oy vermişlerdir. Türk devrimine (Cumhuriyet Devrimine) karşı siyasal İslamcılar ve enternasyonal kuyruk solcuları el ele vermişlerdir. Buradan şu sonuçları çıkarabiliriz ; siyasal İslamcıların karanlık ve kötülük dolu rahminden ucube bir çocuk dünyaya gelmiştir. Bu çocuğun adı : akp dir. Diğer enternasyonal solcuların rahminden de pkk/tikko/dhkp gibi ucubeler Dünyaya gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu iki ucube, bu iki başlı ejderin zulmü altında inlemektedir. Şimdi günümüzde yeni doğrum sancıları var. Bence Dünya ya gelecek üçüncü çocuk aynı destanlarda ki gibi diğer ikisinin başlarını gövdesinden ayıracak, Türkiye Cumhuriyeti devleti yeniden Cumhuriyet devrimleri rotasına girecektir. Başka çıkış yolu yok

.

SİYASAL İSLAMCILARIN ANLAMADIĞI YADA ANLAMAK İSTEMEDİĞİ KONULAR
Siyasal İslamcılar sözcüklerin büyülü gücüne iman ederler. Bunlar için gerçekler yoktur, sözcükler vardır. Gerçekleri inkâr ederseniz, gerçekler yok olur. Buna çarpıcı bir örnek verebiliriz. Vereceğim örnek bizzat canlı yaşadığım bir örnektir. Sanırım 2007 senesiydi. Bir internet site tartışma forumunda incelediğim bir konu oldukça ilgimi çekmişti. Forumda ki konu : “Arapların Orta Asya da korunması zayıf bazı bölgelere gelip, burada yaşayan Türkleri kadın, yaşlı, çocuk demeden katlettiği , bazılarını da köle pazarlarında satılmak üzere yanlarında götürdüğü şeklindeydi. Bu bölgelerin ismi “Talkan ve Curcan” isimli bölgelerdi. Üstelik konuyu yazan kişi bu tarihi olaya ilişkin bir çok kaynak vermiş. Bende bununla yetinmeyip neredeyse bir günümü buna ayırdım. Benim için varsayımlar, halk arasında ki dedikodular, efsaneler, söylentiler yada bir ideolojiye körü körüne taraf olmak önemli ve geçerli akçe değildi. Benim için geçerli olan gerçek ve hakikatlerdir. Bilimdir. Araştırmaların sonucu bu tarihsel olayı doğru çıkardı. Yaşanan insanlık dışı katliam doğru idi. Ancak benim işim sadece bu tarihsel olayların doğru olduğuna dair verileri ortaya çıkarmakla kalmadı. Yine her zaman ki gibi rahat durmadım ve bir zındıklık daha yaparak..:) X müftülüğüne gittim. Buraya gitmeden önce “islam tarihi ansiklopedisine” baktım ama bu olaylar adeta yok hükmünde. Yani böyle bir katliam hiç olmamış gibi. Tevil edilmiş, üzeri örtülmüş. Onlara göre orta asya ya bir lokma bir hırka derviş/evliyalar ve küçük gruplar islamı yaymak için gitmişmiş. Bu tarihsel olayların neden islam tarihi ansiklopedisinde olmadığını söylediğimde binbir dereden su getirdiler. O badem bıyıklarını gere gere, sırıta sırıta beni ikna etmeye çalıştılar. Bu katliamla ilgili bilgi ve belgeleri önlerine koyunca da şaşırdılar. Bu kez sinirlenip ümmetin arasına fitne sokmak isteyenlerden olduğumu iddia edecek kadar ileri gittiler. Sonradan katli vaciptir diye ilan etmişler midir ? bilinmez ama bu olay gerçekten komik ötesi trajikomik bir olay.
O savundukları, ümmet dedikleri Arapların 1.Dünya savaşında Yemen çöllerinde Türk askerini arkadan vurmaları bir yana, daha kendi aralarında anlaşamayan, zengin petrol kaynaklarıyla üretmeden tüketen, birbirlerini boğazlayıp, kelle alan bu vahşi çöl bedevilerini savunmak size mi kaldı bre munkabızlar ? Yalan söylemek dinde büyük günahlar arasında ise neden olmuş bir olayın üzerini örtüp yalan söylüyorsunuz ?
Diyorlar ki ; Tamam. Böyle bir tarihi olay olmuş olsa bile bunu gündeme getirmemek lazım. Aradan kaç yüzyıl geçmiş. Bunlar ümmetin arasına fitne sokan bilgiler diyorlar. Cehalete bakar mısınız ? bunun tercümesi ; gerçek olmuş tarihsel bir olayı açıklama, sakla, gerekirse yok et, insanlar uyumaya, afyonlanmaya devam etsinler diyorlar. Ama aynı zihniyetin dışa vurumu olan “islam ansiklobedisi”nden tutunda tüm İslamcı yayınlar, Abbasilere saldırıp, Bağdat’ı ele geçiren Moğol-TÜRK Hükümdarı “HÛLAGÜ” yü merhametsiz bir kafir, acımasız bir katil olarak tanıtıyor. Araplar, Türk illerine saldırıp halkı kılıçtan geçirince İslamcı yayınlarda yer almıyor ama her nedense Türkler Bağdat’a girince katliam yaptılar diyorlar. ( Bu arada bir dip not : Araplar, Hülâgü’ den çok önce Türk illerine saldırmışlardır. Hülagü bir nevi bu katliamın intikamını almıştır ) Yine bu HÜLAGÜ nün Araplarla savaşında bile bir çok yalan ve efsane mevcuttur. Savaşlarda savaşın doğası neyse o gerçekleşir. Şehirde tahrip olur, evlerde yıkılır. Savaş bu. İnsanlar her halde boks yada güreş yapmaya gelmiyorlar. Bu iftira ve efsanelerden birisi, Hülâgü’nün Bağdat kütüphanelerini yaktırıp kitapları Fırat ve dicle nehirlerine attırdığı ve nehrin günlerce mürekkep aktığı efsanesidir. Halbu ki aynı Hülagü Bağdatı ele geçirdiğinde bilim ve din adamlarına çok iyi davranmış, rasathaneler kurdurmuş, bilim ve sanata çok önem vermiştir.
İSLAM DÜNYASI NEDEN GERİ KALDI ?
Çok sık sorulan ama yanlış sorulan bir soru. Bir sorunun yanıtının doğru olabilmesi için öncelikle o sorunun doğru sorulması gerekir. İslam dünyası neden geri kaldı sorusu, içerisinde sanki bir siyasi otorite veya ideal etrafında birleşmiş bir İslam dünyası varmış gibi bir dayatma içerdiğinden ve üstüne üstlük bu dayatma hatalı olduğundan hatalı bir sorudur. Sadece gözlem yapmak yeterli. Son Irak savaşında yüzbinlerce Müslüman, komşu Müslüman ülkelerden kalkan hristiyan uçaklarının attığı bombalarla ölmüştür.
Siyasal İslamcıların yaptıkları deli saçması tespitlerden biriside biraz önce yazdığım “HÜLAGÜ” konusudur. Onlara göre 13.YY dan sonra İslam Dünyası’nın en büyük gerileme sebebi “Hülagü Han” ve barbar Türkler’dir. Bu yorum, bilimsellikten uzak, son derece sığ ve tam anlamıyla aptalcadır. Şayet bir medeniyet sadece bir savaştan sonra bir daha belini doğrultamıyorsa, savaşın getirdiği yıkım değil o medeniyetin kendi içinde barındırdığı gerilemeye meyilli bir takım olumsuzlukların var olduğu gerçeğidir.
Şimdi 20 ve 21.yy da orta doğuda ki Müslüman toplumu hâlen, ısrarla ; A.B.D. ve İsrail devletlerinin çeyrek asırdır Müslümanları katletmesinden dolayı bu emperyalist devletlere gökten mucizevi bir belânın geleceğini hayâl ediyorlar. Evet, sadece hayâl ediyorlar ve sadece hayâl ettikçe yeni zulüm ve katliamlara uğruyorlar. Aklım erdiğinden beri, hatırladığım kadarıyla her halde on yaşlarımda, TRT haberlerinde Filistinlilerin, İsrail askerlerine taş ve sapanla mukavemet etmeye çalıştıklarını görürdüm. Şimdi aradan otuz küsür sene geçti. Şimdilerde soba borusuna benzer el yapımı beş para etmez roketlerle mücadele veriyorlar. Evet. İşte işin mayasında, özünde yobazlık varsa, otuz sene değil bin yılda geçse değişen hiçbir şey olmaz.
Aslında Müslüman ve Arap dünyası , 13.yy’a kadar aynı Hristiyan Avrupası gibi dogmatik ve ilerlemeye mani olumsuzluklardan kurtulmak ve bir Rönesans yapabilmek için kendi içinde bir çok bilgin ve felsefeci yetiştirmişti. Bunlar arasında Hallac-ı Mansur, Farabi, İbn-i Sina gibi felsefe ve bilim adamları sayılabilir. Ancak aynı günümüzde ki gibi uhrevi, gözle görülmeyen mistik şeylere inananlar, bu inançlarını dilediği gibi yobaz ağırlıklı yorumlayıp “tüm içtihat kapıları kapanmıştır, din yeniden yorumlanamaz” dedikleri için Dünya da değişen ve gelişen durum ve şartlar karşısında gittikçe gerilemiştir. Sonuçta İslam Dünyası ve Arap toplumu gittikçe gerilemiş, günümüzde geçtiğimiz yüzyıllardan daha beter bir konuma gelmiştir. Şöyle ki , artık emperyalist devletler orta doğuya direkt olarak kendi orduları ile girmek yerine bu sözde medeniyeti bir biri ile çatıştırıp, bu çağda birbirlerinin kafalarını kesecek kadar ilkel bir duruma sokmuş durumdadır. Öyle ise artık bir “İslam Medeniyetinden” söz edebilir miyiz ? İşte Siyasi İslamcıların anlamadıkları yahut anlamak istemedikleri dini inanç, his ve iman gücü ile bir medeniyetin kurulacağı yada başka medeniyetlere üstünlük kurulabileceği düşüncesidir. Bir inanış yada din, eğer insan gönlünü rahatlatıyorsa psikolojik açıdan bir yere kadar faydalıdır. Ancak bir yere kadar. Bu dogmatik inanışlar o insanın gönlünden çıkıp başka insanlara, toplumlara şu yada bu şekilde zorla dayatılıyorsa, hele de işin içine “Tanrı adına şiddet” kullanma yöntemleri giriyorsa, böyle bir toplumun mensuplarından ilerleme beklemek şöyle dursun, cinnet geçiren vahşi babun maymunlarına dönüşüp, geriye doğru bir evrimin başladığınızı görürsünüz.
Sonuç itibariyle Siyasal İslamcılık, Ulus-devletlerin köküne kibrit suyu dökmek isteyen, Dünya üzerinde ki büyük devletlerin diğer ulus devletlere karşı kullanabileceği en iyi maşa ve en maliyetsiz savaş yöntemidir.
Ulu önder ATATÜRK, tüm bu olanları sağlığında görmüş olacak ki , TÜRK’ü “etrak-ı bi idrak” diye yok sayıp, aşağılayan devşirme ve ümmetçi Osmanlı yönetimini ortadan kaldırıp, köleci ve ümmetçi toplum yerine küllerinden yeniden doğan çağdaş, çağcıl, üreten, düşünen ve ilerleyen medeni bir ulusu kendi üstün genetiğinden gelen dehasını kullanıp, bunu toplamda Türk milletinin gücü ile birleştirip tüm Dünyaya örnek olan BÜYÜK TÜRK DEVRİMİNİ gerçekleştirmiştir. Bu devrim, Dünyanın doğusundan, batısına, güneyinden, kuzeyine kadar ezilen tüm Dünya uluslarını derinden etkilemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin, tekrar ve yeniden TÜRK DEVRİMİ rotasına girmesi için ATATÜRK gibi düşünmek yeterlidir. O deli kan yine de her şeye rağmen damarlarımızda dolaşmakta , sadece taşıp, bendini aşacak o kutlu günü beklemektedir.

Saygılarımla

Kubilay Devrim