İNSANLIK, TARİH VE DEĞİŞİM

Çevresinde ki olay ve olguları anlamada yaşı en az 45 ( aslında bir yaş sınırlaması yapmak istemedim ama bir ortalama yaş düşündüm. Yoksa bilinci yüksek on beş yaşındaki bir genç de araştırarak doğrulara ulaşabilir ) ve üzeri olanlarımızın, yaşanmış ve yaşayarak öğrenilmiş olan bir takım yaşamı ve hayatı anlama, yorumlama tecrübeleri mevcuttur. Buna göre aslında genel olarak tüm gezegende 2 tip birey ve toplum yapısı vardır. Hayatı ve yaşamı öğrenmede kimileri sadece yaşayarak, kimileri yaşamadan önce ön görerek bilir ve öğrenir. Tam da bu konu da çok değerli yaşayan bilim insanlarımızdan Prof.Dr.Ali Demirsoy’un kendi sosyal medya hesabından okuğumuz ( tırnak içinde ki yazı da yazının linki mevcuttur ) “Bilim İnsanı Kime Denir, Bilim Nedir ?” yazısından konumuzla ilgili en önemli bir kesitini sizlere sunuyorum “Gelecekte olabilecekleri, tehlikeleri ya da gereksinmeleri algılayıp, öneride bulunan ve önlemini alanları biz insan olarak tanımlıyoruz. Yaşayarak öğrenenleri de hayvan”

Değerli hocamız Ali Demirsoy’a katılmamak mümkün değil, zira “yaşayarak öğrenme” metodu ; en acı, en zor ve bazende sonu felaketlerle sonuçlanabilecek bir öğrenme metodudur. Aslında hocanın bu sözünü tüm canlıların evriminde de görüyoruz. Evrimsel süreçte canlılar, çevresi ile kurduğu uyum ve çevresini anlayıp, ona göre tutum geliştirebilecek zekâ kapasitesi oranında hayatta kalabilmişlerdir. Çok az istisnalar hariç, nice kas gücü yüksek, tonlarca ağırlıkta hayvan türü varlığını koruyamamıştır. Çünkü ortam, coğrafya, iklim, nüfus populasyonu gibi değişen şartlara zekâsı ile uyum sağlayamayanlar yok olmuşlardır. Çıkarılan fosiller, iskeletler, arkeolojik ve paleontolojik çalışmalar, tarih bilimi v.s. bize bunu inkar edemeyecek delillerle göstermektedir.

Şimdi bu anlattıklarımı sosyolojiye uyarlarsak; aynı birey olarak insanın evrimi gibi toplumların ve devletlerinde evrimi vardır.

Dünya tarihinde bilinebilen ve resmi olarak kabul edilen ilk devlet M.Ö.4000 yıllarında Mezopotamya da “AKAD” lardır. Onlardan sonra Sümerler, Babil ve Asurlular ve tabi ki Dünya gezegeninin her tarafında bu güne kadar kurulup, yıkılan binlerce devlet gelip, geçmiştir. Özellikle devletleşme sürecinde ve sonrasında insanlık çok büyük acılar çekerek bu günlere gelmiş ve hala da acı çekmekte, kendi acı çektiği gibi doğasına aykırı hareket ederek ekolojik yıkıma da neden olmaktadır. Not : Dünya tarihi olarak sizlere iki önemli kitap önerim var. Birincisi “Tüfek, Mikrop ve Çelik” / Jared Diamon , İkincisi “Yeni bir bakış açısıyla Dünya Tarihi” / Clive Ponting… Bu iki kitapla insanı ve onun tarihini en azından tarafsız ve bilimsel bir bakış açısıyla öğrenebilirsiniz..

Peki dünya üzerinde kurulup, yıkılan bu binlerce devletin ortak özellikleri nelerdir ?

  • Bildiğimiz ilk devlet ve devletlerin oluşumu “tarım devrimi” ile başladı ve buna bağlı olarak ilkel komünal yaşamı bırakıp ilk yerleşik yaşama geçişle başlamıştır. Tarım devrimi ile avcı, toplayıcı döneme göre boş zamanı çoğalan, topraklarını çit ve duvar ile örmeyi, çevirmeyi, tahıl biriktirmeyi, saklamayı ve savunmayı öğrenen insanlar yazılı mitoloji ve dinleri üretmiştir.
  • Kurulan tüm devletlerin bir dini, rahip sınıfı, sembolleri ve onu simgeleyen bayrakları olmuştur
  • Kurulan tüm devletler ağırlıklı bir soy ya da bir kabile ile başlamıştır ( daha sonra ki imparatorluklar çağı, feodal orta çağ sistemleri ve daha ileri burjuva cumhuriyetler dönemleri hariç )

Evet..gördüğünüz gibi insanlık tekâmül merdivenin basamaklarını düşe, kalka çıka çıka bu günlere gelmiştir. Beğenin, beğenmeyin insanlık tarihi bu şekilde ilerlemiştir. Şimdi günümüzde bu homo sapiens dediğimiz insan, evet… yüzeysel baktığımızda yapay zekâ çalışmalarını yapacak düzeye gelecek yüksek teknolojileri(!) üretmiştir ama kanaatimce henüz bilinci “ahmaktır” ..

İnsanlığın Bilinci Neden Ahmaktır ?

Çünkü sözüm ona ürettiği teknoloji hormonlu ve görecelidir.. ( niçin ?, neye göre yüksek teknoloji onu tartışmak lazım )

  • Homo Sapiens çok eski çağlarda daha ilk sal, kayık ve ilk ilkel gemilerini yaptığı ve daha uzaklara ulaşabildiği anda ayak bastığı yerlerin doğa florasını yok etmeye başlamıştır. Burada konu ile ilgili çok önemli bir kitap önerim var : “SAPIENS” / Yuval Harari‘nin bu kitabı, mesela Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Avustralya gibi o çağa göre el değmemiş ve muazzam değerli varlıkları barındıran bu coğrafları insan oğlu daha ilk ulaştığı o dönemlerde mahvetmeye başlamıştır. Harari, kitabında bunu çok detaylı anlatıyor..
  • Orta çağa gelindiğinde Rönesans dönemi ve ilerlemeleri hariç kölelik aynen ilk çağlarda ki gibi çok az şekil değiştirse de devam etmiştir. İnsanın yıkıcılığını ve kıyıcılığını üç büyük dinde engelleyememiştir. Hıristiyanlık Cennetten arsa satan, cadı diye yüz binlerce kadını ve kimi zamanda siyah kedileri katleden, doğunun zenginliklerini yağmalamak için din kılıfı altında haçlı seferleri düzenleyen bir organizasyona dönüşmüştür. Önemli not : Burada Tapınak Şovalyeleri ile Hıristiyanlık ve Kilise yi birbirinden ayırmak gereklidir. Zaten Tapınak Şovalyeleri ilk olarak Hıristiyanlığın bağnazlığı yüzünden tepki olarak kurulmuş ve ondan zamanla ayrılmış, çalışmalarını çok gizli yürütmüş, gizemli bir yapıdır ve bana göre o dönem ki bağnaz Hıristiyan ve Kilise’ye göre düşündüğümüzde çok daha şerefli olduklarını düşünmekteyim. Bilinen en büyük üstadları “Jacques de Molay” Tapınak Şovalyeleri’nin 23.büyük üstadıdır .
  • Orta çağın ortalarında Avrupa da insanlar açlıktan ot yiyecek hale gelmiş, daha kötüsü veba salgını yüzünden sadece Avrupa kıtasında 25 milyona yakın insan ölmüştür. Orta çağın sonunda Fransız devrimi (sanayi devrimi 1789 ) ile Feodal derbeylik / krallıklar yıkılıp, Burjuva Cumhuriyet devrimlerin yolu açılmıştır. Bu Devrim çok kanlı olmuştur. Mecburen öyle olmuştur zira yüz yıllarca alışa gelmiş köhne krallık düzenleri yıkılmıştır. Bu dönemi anlamak için şu iki kitabı öneririm ; Server Tanilli – Dünyayı Değiştiren On Yıl ve yine Server Tanilli – Fransız Devriminden Portreler
  • Gregoryan takvimine göre 20.yüzyıla geldiğimiz de ( 1 Ocak 1901’de başlayıp, 31 Aralık 2000’de sona eren yüzyıldır ) İnsanlık bu yüzyıla geldiğimizde bozgunculuğunun ve vahşetinin boyutlarını arttırarak iki büyük dünya savaşını gerçekleştirdi. Birinci dünya savaşında 20 milyona yakın sivil ve asker, ikinci dünya savaşında yaklaşık 55 milyon insan çok kötü şartlarda can verdi. Hayal bile edemeyeceğiniz derecede soy kırım ve vahşilikler işlendi. Size sadece şunu söyleyebilirim ki ; aç sırtlan sürüsü bile sanırım bu kadar vahşi, bu kadar kan içici olamazdı. Bu iki savaşı sadece insan kaybı olarak düşünmeyin. Aynı zamanda ekolojik yıkım, insanların bilinç altlarına inip yüz yıllarca sürecek psikolojik buhrana neden olmuştur. Ekonomik etkilerini anlatmıyorum bile.. Şimdi Aşağıda ki şu fotografa biraz bakın. Çok daha kötü ve fecilerine ulaştım ancak insanlığımdan utandığım için yayınlayamadım. BUNLARI YAPAN İNSAN MI ? EVET.. İNSAN !!! Birinci foto Vietnam da abd tarafından napalm bombası ile vurulan bir bölgede sırtı yanan bir kız çocuğunun can havliyle kaçışı. İkinci Fotograf ; Nazilerin Yahudi kampı. Üçüncü fotograf : Bir Yahudi bayan ağzı burnu kan içinde kaçmaya çalışırken. Muhtemelen tecavüz edilip, linç edilecek. Dördüncü son foto : II.Dünya savaşında Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları sonucu bir anda kızaran, buhar olup ölen yüz binlerce “insan” ve inanılmaz yıkım..

  • Gelelim son bölüme. Yani 01.01.2001 tarihi ile başlayan, şu an yaşadığımız 21.yüz yıla… İnsan dediğimiz bu varlık, işte bu II.Dünya savaşının bitmesinden bu güne kadar ( 75 yıldır ) yeni bir üçüncü dünya savaşına girişmedi. Şimdilik böyle bir savaşın olmamasına aldanıp, insanlığın akıllandığı anlamı çıkmamalı. Şu var ki, ister kabul edin, etmeyin ama bunun nedeni, Sovyetlerin bir denge unsuru olarak iki kutuplu bir Dünya ya neden olması, yaşlı gezegene ve zavallı masum insanlara az da olsa bir soluk verdi. Mesela Almanya ya girip teslim alan Sovyet ordusu ( 09.Mayıs 1945 ) konvansiyonel bir savaşla kazandığı bu zaferi elde edemeseydi, savaşı kaybetseydi, bunun üzerine Abd ve İngiltere muhtemelen aynı Japonya ya yaptığı gibi Berlin ve bir kaç şehre atom bombası atacak, bu da Sovyetlerin Almanya ya normal bir savaşla girmesinden çok çok fazla insan kaybına ve feci yıkımlara neden olacaktı. Sovyetlerin göğüs göğüse bu mücadeleden zaferle çıkması en azından çok daha feci bir faciayı önlemiş oldu..

1945 Sonrası Dünya ile ilgili kişisel tespitlerim : 75 yıl sonra neden bir 3.Dünya savaşı olmadı ve olmayacağı anlamına gelir mi ?

1945 sonrası Dünya üzerinde ki büyük devletlerin istihbarat örgütleri ile 3.Dünya dediğimiz fakir devletlerin istihbarat örgütleri iç, içe geçti. Katılmayabilirsiniz, komplo teorisi sayabilirsiniz ancak bu gün Dünya da ki devletlerin çok azı anladığınız anlamda bağımsız sayılır. Hatta onların bile bağımsızlığı şüpheli. Şu an sınırları içinde yaşadığınız devletler, daha güçlü devletler ve onlarında ötesinde ulus ötesi şirketlerin birer oyuncağı ( yarı sömürge ya da tam sömürge ) haline gelmiştir. Hâl böyleyken Dünya’ya yön veren güçler, I. ve II.Dünya savaşında ki gibi toplu bir dünya savaşı ya da devletler arası bir savaşa şimdilik gerek görmemekle beraber, sömürdükleri ve etki altına aldıkları ülkelerin kendi içinde bu gün sıkça duyduğumuz “vekâlet savaşlarını” ( iç savaşları ) profesyonelce yürütmektedir. Yoksa büyük çaplı savaşlar, sana, bana acıdıklarından, vicdana gelmelerinden dolayı değil, yeni bir dünya savaşının dehşet maliyetini, tam olarak nereye varacağını ön göremediklerinden dolayı buna henüz cüret edememekle beraber az gelişmiş ülkelerde ( özellikle islam dininin yaygın olduğu başta orta doğu ülkeleri olmak üzere.. ) maalesef bu dinin kendi içinde barındırdığı çelişkiler ve kullanıma çok uygun yapısından dolayı kapitalist güçler bu inancı şimdiye kadar çok rahat kullanmış ve muhtemelen son kullanma tarihi geçinceye kadar kullanmaya devam edeceklerdir.. Örnek : Gladyo’nun Fettullah Gülen denilen şizofrenik meczup’u Erzurum da bir terzihane de keşfetmesi, yine hep sağ, muhafazakar liderleri keşfetmesi ve destek vermesi.. Not: ci.a ve gladyo Türkiye de islamcıları ve sentezci milliyetçi muhafazakârları çok sever, yatırımları ve destekleri hep onlar üzerine olmuştur, oyunları da onlar üzerinden kurgular. Buna karşın içlerine en az sızabildiği aydınlanmacı solcuları ve yurt severleri 1968 lerden 80 ihtilaline kadar ezim ezim ezmiş, maşaları olan nato köpeklerine yem etmiştir. Bu sadece Türkiye de değil, Dünya’nın öbür ucunda ki Şili de faşist / sağcı Pinochet’i iktidara getirmekten tutun, başka 3.dünya ülkelerine kadar hep aynı trajik ve kötücül oyun ve kumpaslar sahnelenmiştir.

Bu olayları daha iyi anlamak için ; Ülkelerin teslim olmuş olan, kendi istihbarat örgütleri ve onlarla iç içe geçen yapılarını anlamak içinde üç adet kitap önerim olacak : “Murat Yetkin” in “Meraklısı İçin Casuslar Kitabı” , “Soner Yalçın ve Doğan Yurdakulun beraber yazdıkları “Bay Pipo” ve Mossad Gizli Tarihi / Gordon Thomas..

Üçüncü Dünya savaşının çıkma olasılığı imkânsız olmasa da, aslında düşünmek bile istemediğim bu savaşın çıkma olasılığı oldukça zayıf görünmektedir. Bunun nedenlerini sizlere sıralayım ;

  • İnsanlar arasında enformasyon ve iletişimin gelişmesi : Bu gün sokakta çöp toplayan zavallı bir vatandaşın elinde bile android telefon bulunmakta. O vatandaş elinde ki telefonla internete kimi zaman bulduğu kadar ücretsiz wifi ile kimi zaman kendi imkânı ile internete girip, dış dünyada neler olup, bittiğine bakabiliyor..Bu da onun dünya da olup, bitenlere bakış açısını değiştirebiliyor..
  • “Google, Yandex gibi dil çeviricileri” ya da “Ablo” gibi yazdığınızı anında karşı tarafın kendi diline çeviren ( tam bir çeviri olmasa da anlaşmaya büyük ölçü de yarıyor ) sohbet programları dünyanın bir ucundan farklı kültürlerde ki insanları sanal da olsa diyalog kurmasını sağladı.
  • En başta küçümsenen sosyal medya ve bu tür iletişim aygıtları insanları bir şekilde, bir araya getirdi ve genel olarak bu insanlar kendilerine şu soruyu sormaya başladı “Savaş meydanlarında aynı benim gibi geçim sıkıntısı çeken, kendi sınıfımdan insanları niçin öldüreceğim ? ve ne uğruna hayatımı fedâ edeceğim”… bu çok önemli bir soru…Zira bunu anlayan egemen güçler hemen harekete geçti ve eski tip mecburi askerlik/halk tipi ordu sisteminden , örneğin abd’de “black water” gibi psikolojisi bozuk, paralı kiralık katiller ordu tipini geliştirdi. Şimdi tüm Dünya ordularını bir araştırın, istisnalar hariç orduları halk tipi ordudan, daha az, mobil ve paralı asker sistemine çevirdi. Tabi bunun altında görünende daha öldürücü ve sonuç alıcı silah teknolojilerinin etkisi var ama görünmeyen derinliğinde insanların bir miktar bilinç değişimini sezdiklerini için bu etkide mevcut..

Şimdi buraya kadar okuyanlar için..

Bazı sorular soruyorum,

Haklı olarak,

Sade bir “İNSAN” olarak..

  • İNSAN’IN VE DOĞA’NIN NE OLDUĞUNA DAİR YÜZDE YÜZ BİR TANIMINIZ VAR MI ? YANİ HER ŞEY BU KADAR BASİT Mİ ? İŞİ ÇÖZDÜK “BUDUR” MU DİYORSUNUZ ? BU MUDUR YANİ..
  • BEŞ BİN ADET DİN, ONLARCA İDEOLOJİ VE BUNLARIN AYRICA KENDİ İÇLERİNDE AMİP GİBİ BÖLÜNÜP YÜZLERCE FRAKSİYONLARI VAR VE BU SÜREÇ DEVAM EDİYOR.. HEPSİ NE DİYOR ? “AMA BEN UYGULANMADIĞIM İÇİN DÜNYA BÖYLE DİYOR VE EKLİYOR BİR DE : “BENİ GERÇEKTEN UYGULAYAN, DEDİKLERİMİ YAPAN YOK Kİ” YANİ HEPSİ KENDİ DOKTRİNLERİNİN UYGULANMADIĞI İÇİN DÜNYA’NIN VE İNSANLIĞIN BU HALDE OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR VE KENDİNİ DAYATIYOR..
  • BAYLAR VE BAYANLAR ; SORUNUN NE OLDUĞUNA DAİR CİDDİ CİDDİ HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ ? KORKMAYIN, DÜŞÜNMEKTEN KORKMAYIN. DÜŞÜNCELERİNİZİ VE AKLINIZI PRANGALARDAN KURTARIP HÜR BİR AKILLA DÜŞÜNÜN..

EN DERİN SAYGI VE SEVGİLERİMLE

Timur Türker

KAPİTALİZMİN KALESİ  AVM’LER..( ALIŞ VERİŞ MERKEZLERİ ) AVM’LER YIKILMALI..!!

avm3_Fotor_Collage

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2015 tarihinde AVM ler ile ilgili bir blogta yazdığım yazı. Bu günleri görmüşüz :))

KAPİTALİZMİN KALESİ  AVM’LER..( ALIŞ VERİŞ MERKEZLERİ ) 
AVM’LER YIKILMALI..!!
 
Serbest piyasa ( Kapitalist ) ekonomi modelinin anavatan partisi ile Türkiye’ye tüm ana hatları ile yerleştiği zamanlarda ilk avm 1988 senesinde İstanbul ilçesi Bakırköy de inşaa edilmiştir.İlerleyen yıllarda onlarca beton yığını avm mantar gibi inşaa edilmiş, muhafazakâr akp iktidarı döneminde doruğa çıkmıştır. Avm’ler, göründüğü gibi olmayıp aslında duygusuzdur, renksizdir, insafsızdır, vicdansızdır, güç sembolüdür, rant simgesidir, bencildir, soğuktur, paylaşımcı değil ben merkezcidir, para tuzağı olan çılgın bir tüketim tapınağıdır ve her şeyden önemlisi bir avm nin yapılabilmesi için binlerce metrekare alanda ki tüm ağaçlar ve yeşil dokunun  yok edilmesi gerekmektedir. Hatırlayınız..!! avm lerden önce bakkal ve onlardan biraz daha büyük marketlerden alış veriş yapardınız. Her mahallenin bir yada birden fazla bakkalı olur, o bakkal yada marketin önünde ayak üstü semt sakinleri ile sohbet ederdiniz. Kasapla, onun etrafında ki müşterileri ve sizlerinde semtten komşularınızda sohbet ederdiniz, selamlaşırdınız. Avm ler, bakkal, market, kasap, terzi, kuru temizleyici gibi küçük esnafı öldürdüğü gibi o küçük esnafın etrafında gelişen ve insancıl olan sosyal ilişkileri de beraberinde öldürmüştür. Kapitalizm siz hiç farkına varmadan, yavaş yavaş, usul usul kanınıza girmiş,tüm toplumsal yapıyı temelden sarsmıştır. 
Görüldüğü gibi avm’ler Türkiye de ki kumarhane kapitalizminin cisimleşmiş en önemli rant alanlarından birisidir. Aslına bakarsanız avm içinde dolaşmak ve onu kullanmak pek sağlıklı değildir. Üzerinde yürüdüğünüz bir avm de, betonların içinde saklı, görmediğiniz yüzlerce, binlerce elektrik kablosu mevcut olup, etkilerini bilmediğiniz şekilde insan vücuduna zarar vermekte, kalp yada yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkları olanları daha ileri seviyelerde olumsuz şekilde etkileyip, hastalıkları tetiklemektedir. Her ne kadar geniş olsa bile yüzlerce insanın nefesi birbirine karışmakta, özellikle kış aylarında var olan salgın virütik hastalıklar bu gibi avm ler vasıtası ile hızla yayılmaktadır. Bunun yanı sıra insanlarda içe dönüklüğü, bencilliği, a sosyalliği, kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı, gereksiz ve ihtiyaç olmayan ürün, mal ve hizmetlerin alınmasını psikolojik olarak teşvik ve telkin etmektedir.
 
Kapitalist ekonomi sisteminin en önemli, en temel felsefesi : “Çılgınca üretim, çılgınca tüketimtir”. Bu sistemde, Üretilmiş olan mal ve hizmetlerin gerekli yada gereksiz olduğu önemli değildir. Önemli olan bunu insan yığınlarının bilinç altlarına sokarak,onları gereksiz bile olsa bu tür “çılgın tüketim” alışkanlıklarına yönlendirmek ve sonu olmayan bir buhran anaforuna sokmaktır. Bu tezimize binlerce örnek verebiliriz ancak en güzel örnek Dünya da ve özellikle Türkiye de, ayın sonunu bile zor getiren insanların iphone denilen telefonların yeni modelini almak için günler öncesinden kuyruklara girmesidir. Bu tuhaf olay tüm Dünya ve Türkiye medyasında yer bulmuştur. Sadece bu olay bile Kapitalizmin nasıl bir sistem olduğunu açığa vurmaktadır. Kapitalist sistem önce insanlığa, sonra mensup olduğunuz millete en büyük ihanettir..
 
Dünde , bu günde, yarında söyleyeceğimiz aynı olacaktır;
 
“KAPİTALİZM SÜRDÜRÜLEMEZ”
 
Saygılarımla
Daha yeşil, daha ormanlık ve daha sulu
Bir Dünya umudu ile…
Timur Türker